Kolonyal düzen: Epsteinlerle büyümek
Bugünlerde Epstein davası hakkında yazılıp çizilenleri takip eden her kadın Epstein’in videolarını, özellikle hüküm giydikten sonraki videolarını izlemeli. Her kadın, patriyarkanın bir erkeğin yüzünde nasıl cisimleştiğini; yöneltilen suçlamalara bir insan olarak değil, bir kurumun üstünlüğünü konuşturur gibi cevap verdiğini; tam da bu nedenle, hafif bir gülümsemeyle, hepimizle ve dünyayla alay edercesine, yaptıklarını bir suç değil bir hak olarak savunduğunu görmeyi öğrenmeli. Peki bu kendine çok iyi öğrettiği, üzerine cuk diye oturmuş, vücuduna ve hatta ruhuna oturan elbiseyi kim dikti?
Epstein’in bu yaptıklarından gurur duyan, kendisine yakışanı yapmış olmaktan emin ifadesi bana hiç yabancı gelmedi. 80’li yıllarda Türkiye’de büyümüş her kadın açık tacize maruz kalmıştır, çünkü her kadının ailesinde boy boy pornografik resimler basan gazeteleri okuyan erkeklerin olması hiç garipsenecek bir durum değildi. Bu gazeteleri evde, sokakta okumak kadınların gözüne sokmak, bunun tam bir normallik şeklinde yaşanması, hepimiz için açık, aleni tacizdi. Özellikle kız çocuklarının yetişkin olan ve olmayan erkeklerden korunması gerektiğini “bilmeyen” ebeveynler, “yapabildikleri her şeyi yapan erkekler” yetiştirilmesine bilfiil katkıda bulundular. Aileler, hatta mahalleler kendi içlerindeki tacizci erkek çocuklarını, enişteleri, babaları, abileri sıkı sıkıya saklamayı, onların yaptıklarını normal, mağdurları ise anormallikle suçlamayı, cezalandırmayı kendilerine hak gördüler. Mesaj çok netti: Erkek cinselliğinde tacizcilik, tecavüzcülük normaldir, bu normu da kadınların suskunluğu yani erkek olarak doğmamış olmakla malul, utanılası bir cins olmaktan duydukları “haklı” utanç pekiştirir.
Bugün beyazların dünyasına bomba gibi düşen Epstein dosyasındaki suçlar, kolonyal düzenin olmazsa olmazıdır. Hatta Amerika’ya köle olarak getirilenlerin zorla çalıştırıldıkları plantasyonlarda bir günde olanlardan hiç farklı değildir bu dosyada ortaya dökülenler. Bu tür suçlar karşısında hayrete düşmek, insanlığın bembeyaz kısmının yüzyıllardır toplamakta olduğu birikimin kolonyal şiddetini görmezden gelmeyi de gerektirir. 20. ve 21. yüzyılın kolonyal bilgi birikimi, milliyetçilik teorileriyle gözlerimizden kaçırılırken, imparatorluklar devletlere dönüşmüşler ve bu bilgi birikimleri beyazlık üstünlüğünün kurucu unsuru olmuştu. Epstein’in yüzüne o gülümsemeyi konduran, sırtını yasladığı tam da bu bilgidir.
Epstein’in mağdurları kendilerine “hayattakalan” diyor. Bin kişiden bahsediliyor, her birinin ailesini düşündüğümüzde binlerce ve belki onbinlerce mağdurun olduğu söylenebilir. Yaşadığımız zaman, hukukun adaletle ilgisinin neredeyse kalmadığı bir zaman. Hukuki süreçler -eğer işletilebiliyorsa- teknik bir arabuluculuktan öteye geçmiyor. Bunu yaparken, faillerin mağdurlarla konuşması, mağdurların defaten “bir dil bulmaya” zorlanmaları, “olanları anlatmaları” vs istenir. Oysa bu örnekte gördüğümüz üzere, her şey kabak gibi ortadayken, suç normalliğin yerini topyekün almışken, suç günlük kahvaltı rutini, eğlence, keyif halinde servis edilirken, buna dahil olmak için sıraya girmiş binlerce insanla bu dünyada aynı zamanı paylaşırken, hukukla tesis edilecek bir adalete ihtiyacımız olduğunu söylemek ne kadar anlamlı bir taleptir?
Elimizdeki hukuki olanakların sınırlılıkları düşünüldüğünde, ifşa önemli bir mekanizmadır. Ama bu mekanizmayı mağdurları, hayattakalanları koruyarak, en iyi şekilde nasıl çalıştırabiliriz sorusu çok önemli bir sorudur. Mağdurların yalnız bırakılmaları, ifşa edilenler on yıllarca kamu vicdanında mahkum edilmeleri nasıl sağlanır düşünmeliyiz.
Birkaç sene önce yazdığım Akşehir’deki Ermeni idaresinin 1856 yılında geçen bir ensest, kürtaj ve boşanma davasını incelemek, ifşalara bakışımı kökünden değiştirmişti. Çünkü Ermeni kilise hukuku üzerine okurken, ensestin Ermeni kilise hukukundaki yerini araştırmış ve Nerses Melik-Tankyan’ın eserinden faydalanarak ensestin Ermeni kilise hukukunda cinayet ile eşdeğer tutulduğunu yazmıştım. Bu o kadar doğru bir tanımdı ki. Benim cehaletim olabilir elbette ama o tarihe kadar bildiğim hiçbir hukuki çerçevede ensest bir cinayet olarak tanımlanmamıştı. Gerçekten de kadının ruhunu öldürmeye, anlamlandırılamayan agresyonlarla tanımlamaya, hatta psikiyatri kliniklere kapatmakla, delilikle sonuçlanabilecek bir süreç, bir kadının hayatını elinden alıyorsa, bu cinayet değilse nedir? Böylelikle Ermeni kilise hukuku, ensest failini bir cinayet suçlusu gibi değerlendiriyor ve 20 yıl boyunca cemaati önünde nedamet getirmeye mecbur bırakıyordu. 20 yıl boyunca bir kişinin cemaati önünde her pazar günü nedamet getirmesinin ne demek olduğunu bir düşünelim. Yaşadığı yerdeki herkes bu adamın bu suçu işlediğini bilecek, bu bilgi kuşaklara aktarılacak, bu kişinin mağdur ettiği kişi, inkârla değil kendisine karşı işlenmiş suçun cezasını çeken bir insanla aynı yerde yaşıyor olacak. Bu, uygulamada da yazıldığı şekilde olmuş mudur, bilmiyorum. Dahası “modern” toplumda bu nasıl uygulanır diye sorabilirsiniz. Yine de, bu suçların nasıl değerlendirilmesi gerektiğine dair yüzlerce yıllık hukuk deneyiminden damıtılmış bir bilgi olarak iyi bir referans noktası sunduğunu düşünüyorum. Ayrıca, kadının ifadesinden vazgeçmeyişi, dayısından hamile kaldığına dair ifadesini geri çekmemesini çok önemli buluyorum. Başka bir belge de İstanbul’da benzer bir durumda ailenin kızlarının başına gelen durum için çok ciddi bir tazminat talebinde bulunduğunu gösteriyor. Üstelik kadının ailesinin davanın peşini bırakmadığını da görüyoruz. Yani kolların kırılıp yenlerin içinde kalmadığı bir zaman var. O zamanın deneyimini yaşadığımız zamanlara uyarlamak ve toplumsal olarak nasıl bir mekanizma kurulabileceğini düşünmek de bize düşen görev olsun.
