Canına gitsin / İrmik helvası
Uyku ile uyanıklık arası görülen rüyalar gibi bazen hayat. Bir süre sonra, o yüreğini keskin bir bıçak misali parçaladığını sandığın acılar şekil değiştirip anı oluveriyorlar. Hatta kimisini hiç, kimisini yarım yamalak hatırlıyorsun. Fakat hissettirdiklerini zihin de bilinçaltı da beden de unutmuyor; zaman bile silemiyor. Acı şekil değiştiriyor, anı oluyor ama hissettirdikleri asla değişmiyor. Hayatın, insan suratında beş koca parmağın izini bırakan tokatlarından biri gibi. Ama bir de şu var, maalesef hayatın bazı tokatları anne terliği kadar vicdanlı olamayabiliyor. İşte bazı ölümler bize tam da bunları hissettirir.
Ermeni cemaati mensupları bilir ki, özellikle 1980 arifesi ve ertesi (benim ömrüme denk gelen kısım itibarıyla) biz toplaşamazdık pek. Mesela 1985 sonrası ben bir okul derneğinde folklor kurslarına gittim her hafta sonu. Maksat elbette hoplamak zıplamak dışında kültürel katkı idi. Ama bence asıl maksat, cemaat gençlerini bir araya getirmekti. Ayakta kalabilen okul derneklerinin dans, müzik, sanat, tiyatro faaliyetleri, ara sıra düzenlenen çaylar (partilemek bizim için çaya gitmekti 1980'lerde), kilise korolarının çalışmaları, bir de kilise, bizi bir araya getirebilen ender ortamlardı.
Patrik Mesrob Mutafyan’ın ruhani önderliğinin başladığı döneme kadar kilise hayatı büyük ölçüde pazar ayinleriyle sınırlıydı. Dönemin patriği politikadan ve gündelik politik tartışmalardan özellikle uzak duran, kendi tercihiyle münzevi yaşayan bir din adamıydı. On yıllar önceki sokaklara taşan "gavur bayramları" faaliyetleri, koleva, yumurta-çörek, likör ve daha nelerin paylaşıldığı neşeli günler geçmişte kalmıştı. İlerleyen on yıllarda, kalan ve hatta kalamayan son bir avuç azınlık üyesi de özünü yitirmeye varmaya değin asimile olduktan sonra dizilere konu olacak kadar sandıklara kapatılmışlardı. O yüzden dini bayramlar da kapalı kapılı kiliseler içinde, halk, kalabalıktan bahçelere, sokaklara taşsa dahi oldukça sessiz sedasız kutlanırdı. Aile arası her ne kadar coşku var olsa da, hafif bir korku, çekingenlik ve "aman aman" ürpertisi ile eksik bir kutlaşma olurdu.
İşte bu ahval ve şarait altında, Ermeni okuluna devam etmek dışında, dönemin çocuklarının sosyal faaliyet alanları oldukça kısıtlı idi. Ben, dernek faaliyetleri dışında, cemaate karışmak için gençlerin kiliseye yönlendirilmesi döneminin başlangıcına denk geldim. Küçükken babam elimden tutar kiliseye götürür, kendi ekseri bahçede piposunu tüttürür, biz ise kah şabig giyer, kah koroda ilahiler söyler, ama en çok da ayakta dururduk.
Sonraki yıllarda özellikle rahmetli, dönemin Hayr Surp'u Mesrob Mutafyan ile başlayan "gençleri kiliseye toplama" faaliyetleri ayyuka çıkacaktı. Okumuş, aşırı zeki, yabancı dilleri en az anadili kadar iyi kullanan bir din adamıydı. Gündemi takip ediyor, konuşmaktan korkmuyor; en önemlisi de çocuklarla çocuk olabiliyor, yaşlılarla biz “daha az yaşlıları” kaynaştırabiliyordu.
1980’lerin sonu ile 1990’ların başında kilisenin yeni nesle, yeni neslin de kiliseye ve dolaylı olarak cemaate ulaşması önlenemez bir dönüşüm yarattı. Bu da Ermeni kilisesi ve toplumu için şahane bir gelişmeydi.
Sıradan halkın, din adamları ile mecburi ve bazen göstermelik bir saygıdan ibaret, ağdalı, sahte, hatta çoğu zaman içtenlikten çok uzak ilişkileri de bu dönemden........
