menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Babalar günü

20 0
17.06.2026

hacet yok hatırlatmasına seni hatıraların

bir dakika bile çıkmıyorsun aklımdan

karanlıkta bir ışık gibi aydınlık gülüşün

hacet yok hatırlatmasına seni hatıraların

uzak uzak yıldızlarla çevrilmiş kainatin

karanlık boşluklarında akıp giderken zaman

adımla nasıl berabersem öylece beraberiz

seninle her saat seninle her dakika

gönlümüz mutluluğa inanmış olmanın gururuyla rahat

koltuğumuzun altında birer dinamit gibi kellemiz

ve sonra her zaman her ölümlüye

aynı şartlar altında kısmet olmayan

gerçekleri görmenin aydınlığı alınlarımızda

hacet yok hatırlatmasına seni hatıraların

sen bana kalbim kadar elim kadar yakınsın

"Sesini hatırlamasak bile söyledikleri aklımızda kalacak. İnsan istese bile babasını unutamaz ki.”

Yemek konusunda bir deha olmadığımı hep söylerim. Mutfağı, yemeği, yemeyi ve yedirmeyi, bonus olarak da pişirmeyi çok seviyorum. Yaptıklarımı paylaşmayı en çok severim. Kah göz hakkı, kah "kokmuştur, bir yeri şişmesin", kah canı çekmiştir bahaneleri ya da yekten içimden geldiğinden yaptıklarımı dağıtırım. Bu dağıtımı benden uzak kişilere yapmak için ise şöyle bir yöntem buldum: Tariflerimin üzerine bir tutam baharat niyetine yaşanmışlıklarımı kondurup uzun uzun içdökümü şeklinde bitirememecesine, paragraflarca, sayfalarca, anılarca yazıyorum.

Yemek başlı başına bir sanattır, doymak içindir, keyf içindir vs hepsi tamamdır, eyvallah. Ama yemek aynı zamanda bir şekilde anıdır, anma şeklidir. Bir manası olduğuna inanırım her pişirmenin. En azından benim için. Yemek yaparkeni bırakın, tarif verirken dahi yemeği yaşayan bir babanın kızıyım. Cep telefonlarının henüz internetlenmediği dönemlerde bizim “telefonlaşma” rutinlerimiz vardı. Zamanlama olarak Pazar kahvaltı sonrası, öğlen vakti Skype üzerindendi bu görüşmeler. Görüntülüydü evet, o kadar da eskiden bahsetmiyoruz ayol. Kah mutfak setine, kah ütü masasının karşısına, ender olarak da masaya kurardım laptopu, bir saatten az olmamak üzere muhabbete dalardık. Ben o görüşmeler esnasında ne yemekler yaktım, pardon yaptım, ne dağ gibi ütüler bitirdim, ne faturalar ödedim... Taa ki mamam babama “hade kapat, kız aradı, çok yazmıştır” diyene kadar konuşurduk, sonra film kopardı elbette.

Neyse efendim, bu konuşmalar boyunca sürekli birbirimizi doldurup dururduk. Hayır, gaza getirmek manasında değil, bilgiyle doldurmaktan bahsediyorum. Ve her konuşma “ayının 40 şarkısının da armutla ilişkisi gibi biz Ermenilerin muhabbetlerinde yemeğin ve mutfağın hakimiyeti” ile sonlanırdı muhakkak. Aşağıda uzun uzun anlattım gusto meselesini, ama damak zevki sahibi olup aynı zamanda tutucu olmamak da çok mühim bir meziyet kardeşim. Ne dersem anında not alır, muhakkak denerdi. Sonuçta Anadolu'nun her köşesinde, en ücra köylerinde dahi konaklamadan önce nerede ne yenileceğini anlatır, bunu organize ederdi. İşte bu adamla büyüyünce, yemek konusunun en dev hobim olması kaçınılmazdı. Keşke az biraz gustosundan da sebeplenebilseydim, maalesef o bende yok.

İşte bu yüzdendir ki yemek edebiyatı diye bahsi geçen şey, benim için bambaşka bir manaya sahip. Öyle bir romanda yemek kültürü anlatmak gibi değil ya da bir yemeğin tarihini, coğrafyasını vs yazmak değil, yaşanmışlıklarla mutfağı birleştiren bir gücü kaleme dökmek gibi deneysel bir alan açılmalı ve daha çok yazılmalı bence. Basit bir tariften öte, fotoğraftan ziyade. Ben bu sefer tam da bu bağlamda düşünerek, bir babalar gününün mutfak seven bir kız çocuğunun aklına babasını nasıl getirebileceğini anlatmaya çalıştım elimden geldiğince. En sevdiği değil, en gıcık olduğu cinsten bir tarifle de bitireceğim bu yazımı. Bu seferki tarif bir “Ermeni klasiği” olmayacak, daha global olacak, sırf rahmetliye gıcıklığımdan...

"Sen gittin, dünya başka bir yer oldu."

Çok, çok fazla yıl önce, henüz hayat güllük gülistanlıkken, saçma salak bir sevgililer günü overdose'unda "uleyn vicdansız dümbükler, anasızlar analar gününde, babasızlar babalar gününde siz saplar kadar ağlamıyor..." yazdıydım. Arkasındayım hala. Sevgilinin biri gider biri gelir ya da gelen kalır işte, beraber yaşlanmayı planlarsınız. Olay bu kadar net. Ama ana-baba öyle mi? Gidiyorlar fikrimizi sormadan, aniden. Oğlum, 9,5 yaşındaki cüce, babamı kaybettiğimde bitirmişti beni "ölüm de hayata dair mamacığım, öyle dediler okulda, üzülme..." diyerek.. Öğretmişler... Öğreniliyormuş demek...

“Ne insanlar var ki yürür hayat patikalarından geçer izsiz.

Ne insanlar da vardır ki dokunsa su birikintisine bırakır bir deniz…”

Geçenlerde çoktandır heveslendiği roka üstü olgun çilek kombisini salatada denedim. Çilek deyip de geçmemek lazım, köyümün yerel tarla çileği nasıl da mis kokulu. Rahyasının bildiğimiz rokadan daha hafif olmasından kelli çok da rokaya benzetemediğim yeşilliğe biraz taze nane de katıp çilekleri doğradım. Çilek ziyadesiyle tatlı........

© Agos