‘Cemiyet-i Mukaddes’ten ‘Kutsal Devlet’e
Bir önceki yazımı Falih Rıfkı Atay’ın şu sözleri ile bitirmiştim.
“Meşrutiyetten sonra polis tertipleri ile gazetecileri ve İstanbul’da bir paşayı öldürenler için Mustafa Kemal “kasab” sıfatını kullanırdı. Bunlar kendilerine hiçbir zarar gelemiyeceğini bilakis attıkları kurşunları mücevher kıratları pahasına satacaklarını bilirlerdi. Birçokları merkez-i umumiden aylıklı idiler.”
Bu sözleri ile Falih Rıfkı, İttihat ve Terakki cemiyetinin bir yönetme ve tahakküm biçimi olarak siyasi cinayetleri nasıl gerçekleştirdiğinin, muhalifleri nasıl yok ettiğinin, katilleri nasıl koruduğunun, korumakla kalmayıp ödüllendirdiğinin bir fotoğrafını sunuyor adeta. Bu fotoğraf bize cezasızlık kültürü yanında siyasi ahlaksızlık ve canavarlık yollarının adım adım nasıl döşendiğine ve normalleştirildiğine dair de çok şey söylüyor.
(Gerçi Osmanlı döneminde de çoğu kez siyasi muarızları ortadan kaldırma amacına yönelik olarak bir yönetim aracı olarak kullanılmış suikastlar, cinayetler. Ancak ilginçtir ki Abdülhamit’e keskin bir itirazla iktidara gelen ittihatçılar, özellikle iktidarı tek başına ele geçirdikten sonra aynı yöntemi, daha yaygın ve sistematik olarak kullanmışlardır.)
Hatırlayalım; burada sözü edilen yani katilleri koruyan, ödüllendiren hatta bir kısmını aylığa bağlayan merkez-i umumi, İttihat ve Terakki’nin 1908’de Rumeli’den İstanbul’a taşınan genel merkezidir.
İttihat ve Terakki Cemiyeti, bilindiği gibi gizli bir cemiyetti. Hatta bu Cemiyet, iktidara geldikten, hatta siyasal bir partiye dönüştükten sonra bile gizliliğini sürdürdü. Partinin meclis grubu, gizli cemiyetin amaçlarını gerçekleştirmede bir siyasal araç olarak görüldü ve bu zihniyet o günlerden bu günlere devam edegeldi.
Gizli cemiyete doğrudan bağlı ve yine gizli bir örgütlenme halinde oluşan fedailer ya da silahşorlar ya da Teşkilatı Mahsusa yine cemiyetin siyasal ve askeri amaçları doğrultusunda faaliyete........
