We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

OSMANLI ŞERİATI (1)

4 0 0
26.09.2021

Kânûn-u Esâsî’nin (23 Aralık 1876) 5. maddesinde “Zat-ı Hazret-i Pâdişâhî’nin nefs-i hümayûnu[1] mukaddes ve gayri mesuldür.” denilmiştir. Bu cümleye göre sultanın şahsı kutsaldır, yani sultan dokunulmaz, eleştirilmez ve ulaşılmaz bir mevkidedir; sultan yaptığı hiçbir şeyden sorumlu değildir. Bu maddeye göre pâdişah yönetimde tüm yetkileri kullanıyor, fakat sorumluluk almıyor, suçlanamıyor, makamından indirilemiyor. İlgili maddeyi 3. ve 4. maddelerle birleştirdiğimizde sultan halîfeliği temsil eden, İslâm dînini koruyan ve tüm Osmanlı yurttaşına hükmeden biri olarak olağanüstü yetki kullanırken hiçbir icraatından sorumlu tutulmayacak, kimseye hesap vermeyecek, hiçbir hukuk tarafından yargılanmayacaktır. Bu anlayıştan ne demokrasi ne hukuk devleti ne laiklik çıkar. Olsa olsa zorbalık, keyfîlik, tek adamlık, diktatörlük çıkar. I. Meşrûtiyet Anayasası yapılırken bile geçmişten gelen sultan kutsamasının devam ettirilmesi politik oyunların dip akıntısını yansıtır.

Osmanlıda zımmîler[2]haraç ödemelerine rağmen çanlarını çalamaz, onarım isteyen tapınaklarını genelde onaramazdı. Yanan bir kilisenin yerine yenisinin yapılması için izin isteyenlere Ebu’s-Suûd Efendi “Kilise yapımı caiz değildir.” diye fetva vermiş ve Hıristiyan cemaatin talebini yok saymıştır.[3]

Osmanlıda Yahûdî ve Hıristiyanlar Müslümanlar ile aynı elbiseleri giyemez, bir Müslüman selam vermeden ilk selam veren bir Yahûdî ve Hıristiyan olamaz, Müslüman olmayan ölü biri için merhum denilemezdi. Gayr-ı Müslimlerin başlığı, palanı, bineği ve elbisesi Müslümandan farklı olmak zorunda olduğu gibi şehir içinde silah taşıyamaz ve ata binemezdi.

Osmanlıda gayr-ı Müslimkadınların hamam elbiseleri bile farklı olmak zorundaydı, evleri de Müslümanların evleriyle karıştırılmasın diye işaretler konurdu, Müslümanların evlerinden yüksek ev yapamazlardı. Bir Yahûdî ve Hıristiyan Müslüman kadınla evlenemez, Müslümanların aleyhinde tanıklık yapamazdı. Yahûdîlerin ayakkabı ve şapkaları mavi, Ermenilerin kırmızı ve Rumlarınki siyahtı.[4]

Osmanlı tarihinde her aykırı düşünce, tımar sistemine karşı olan her başkaldırı, ağır vergilere karşı yapılan her itiraz sonu ölümle biten bir dramdı. Osmanlı devleti yaptığı katliamları meşrulaştırmak için şeriattan hükümler çıkarır ve yaptığının dine uygun olduğunu savunurdu. Devrin resmî tarihçileri de zulümleri sarayı haklı çıkaracak gerekçelere uygun biçimde aktarırdı. Ancak tüm göz boyamalara rağmen verilen hükümler ve aktarılan olaylar kararların saray ve saltanat çıkarı için alındığını ele vermekten uzak kalamamıştır.

Hurûfîler, harflere kutsallık veren ve sembolik anlamlar yükleyen bâtınî/tasavvufî bir ekoldür. Onlar tüm harflerin insan yüzünde Tanrı’yı yansıttığına inanır ve insanı Tanrılaştırırlar. Yeri gelmişken söyleyeyim, Hurûfîlerin insan yüzünü Tanrılaştırması ile Muhyiddin Arabî ekolünün vahdet-i vucûd felsefesinin tüm evreni Tanrı’nın bizzat yansıması görmesi arasında ne fark var ki? Biri meşrû, öteki tu-kaka ilan edilmiştir. Bunlara farklı davranışın temelinde Sünnîliğin statüko sadakati yatar. Muhyiddin Arabî de Emevî ve Abbâsî gibi saray-saltanat düzenlerine laf atsaydı Hurûfîler gibi kötü adam muamelesi görür ve sapkın ilan edililirdi.

Hurûfîlere göre onlara göre belli olgunluk düzeyine ulaşan kimseler namaz kılmaz, oruç tutmaz, hac yapmaz; onlara göre cennet ve cehennem bu dünyanın yaşam biçimindedir, başka yerde aranmamalıdır. Hurûfîliğin tüm görüşleri Fazlu’l-lâh-ı Tebrizî’nin Câvidân kitabında yazılmıştır. Fazlu’l-lâh-ı Tebrizî, resmi din görüşü açısından sapkın olduğu iddiasıyla 1393’te öldürüldüğünde cesedi ayaklarından bağlanarak sokaklarda süründürülür. Sünnîliğin öteki fikirlere karşı merhametli olduğuna bu olay örneklerden bir örnektir. Fazlu’l-lah’ın öldürülmesinden sonra Hurûfîler Anadolu ve Balkanlara kaçar. Balkanlarda da Bektâşîlikle karışır. Hurûfîlerin büyük şâirlerinden Nesîmî 1418’de Halep’te derisi diri diri yüzülerek öldürülür. Sünnî ulemanın öldürme konusundaki deneyimine diyecek yoktur.Gerçekten de öldürmeyi iyi biliyorlar.

Hurûfîler, on iki yaşındaki II. Mehmet (Fâtih) ileiyi ilişkileri olan bir grup iken devrin saray-saltanat bürokrasisi onların padişahla arasının iyi olmasından rahatsız olur. Hurûfîlere hazırlanan düzmece oyun gereği Hurûfîler Vezir-i Azam Mahmut Paşa’nın evinde konuşmaya çağrılır ve sohbeti gizlice dinleyen Şeyhü’l-İslâm Fahreddin Acem sohbet ortamını adamlarıyla basar. Hurûfîler vezirin evinden kaçıp dostları olan padişaha sığınırlar, ancak on iki yaşındaki II. Mehmet bürokrasiye direnemez. Edirne Üç Şerefeli Câmii’nin avlusuna getirilen Hurûfîler orada dipdiri yakılır. Fahreddin Acemî’ye göre padişahın şeriat düşmanı bu gruptan etkilenmemesi için onların yakılması gerekiyordu. Şeyhü’l-İslâm’a göre Hurûfîler yakılınca şeriat ve saltanat bir beladan kurtulmuştur. Hurûfîlerin yakılması Osmanlı Sünnî engizisyonunun ilk plânlı katliamıdır.[5]

Sultan II. Bayezid zamanında hakkındaki şikâyetler üzerine tutuklanmış, beş kişilik bir Sünnî ulema heyeti tarafından iki yüz (200) tanık dinlendikten sonra mülhid[7]ve zındık[8] olduğuna karar verilerek idam edilmiştir.[9] Beş kişilik Sünnî ulemâ heyeti arasında sadece Molla Efdal-zâde idama karşı çıkmıştır. Bu devirde iki Sünnî medrese arasında bile kıyasıya mücâdele vardı. Karamânî Mehmet Paşa’nın öncülüğünde kurulan tekke mensupları Molla Lütfi’nin içinde olduğu Şeyh Vefâ tekkesinidinsizlik ve zındıklıkla suçluyordu. Tarihin ünlü isimlerinden Zenbilli Ali Cemâlî, Hoca-zâde ve Sinan Paşa da özgür düşünceli ulemânın ilgi duyduğu Şeyh Vefâ tekkesindekiderslere katılıyordu. Molla Lütfi de bu tekkede fıkıh dersleri veriyordu.

Molla Lütfi, sözünü esirgemeden konuştuğu için taassup[10] sahipleri arasından çok düşman edinmişti. Molla Lütfi hakkında hasım Sünnî medreseliler tarafından saraya şikâyet mektupları yazılıyordu.[11] Mektuplarda onun dinsiz, itikadı bozuk ve hîlekâr olduğu tezi işleniyor ve bunu destekleyecek epey kurgusal senaryo üretiliyordu. Onun hakkında saraya yazılan mektuplarda geçen “Felsefecilerin safsatalarına yapışmış, şeriatın prensiplerine tarruz etmiş, dinden çıkmış.” cümleleri işin aslını göstermeye yeter. Molla Lütfi ile ilgili olarak “Para yedi, saraydan mal kaçırdı, hıyaneti nedeniyle........

© Adil Medya


Get it on Google Play