Rojava, Suriye, PKK, Türkiye ve Dünya |
Henry Kissinger’a atfedilen, 1968 civarında Nixon’ın ekibindeyken söylediği rivayet edilen, bir söz vardır: “Amerika’nın düşmanı olmak tehlikeli olabilir, ama dostu olmak ölümcüldür”.
Sözün kendisi ve kimin tarafından ve nerede söylendiği doğru ve gerçek olmayabilir, ama içeriği gerçeği son derece doğru biçimde tanımlamaktadır.
Bu sözü başa alarak, tepeden bakan, ukala ve devlet yalakası olmuş Türk, ulusalcı, solcu ve sağcıları gibi Kürtlere akıl verdiğimiz sanılmasın.
Biz her zaman Kürt hareketini ve onun en plebiyen (yani garibanlara dayanan) en radikal ve en modern ve nispeten eşitlikçi duyarlıklara sahip (sosyalist olmayı insan olmakla özdeşleştiren) kanadı olan, Apo ve PKK adlarına bağlı Özgürlük Hareketi’ni destekledik. Bir öneri ve eleştirimiz olduğunda da egemen ulustan bir insan olmamızın handikaplarının ters yorumlanacağının bilincinde olarak, eleştiri ve önerilerimizi onun içinden ve onun başarısı için uğraşan bir insanın bakış açısıyla yapmaya çalıştık.
Bizim tavrımızın ve duruşumuzun, ayrıca Kürt hareketine önerdiğimiz, program, strateji, taktiklerin bir benzeri yoktur. Bunlara en yakın denebilecek çizgi yine de Öcalan’ın çizgisidir.
Zaten bu nedenle, Öcalan’a saldırmak isteyenler, bunu açıkça ona karşı yapmaktan çekindiklerinden, bütün hınçlarıyla bize saldırırlar.
Ve biz de böylece Öcalan ve PKK’ya yönelik bu yıldırımları kendi üzerine çeken bir paratoner olarak Kürt hareketinin başarısı için küçük de olsa bir katkıda bulunmuş oluruz.
Çizgimin farkını şöyle somutlayabilirim.
Örneğin bütün Türk solcuları, liberalleri ve İslamcıları vs. sanki Kürt hareketinin kafası yokmuş gibi, (aslında Kürtler şu an Ortadoğu’daki hatta dünyadaki politik bilinci en gelişmiş grupturlar, herkese politika dersi verebilirler) “ABD ile ittifak yapmayın, bakın gördünüz mü emperyalizm sizi kullanır ve sonra da bir kenara atar” diye bir tavır içindedirler.
Bu baylar başkasının güzündeki çöple uğraşırken kendi gözlerindeki merteği görmek istemezler.
Türk devleti NATO üyesi, ABD’nin en büyük ve güvenilir müttefiki değilmiş gibi, kendi devletleriyle uğraşacak yerde, Kürtlere akıl verirler.
Türk solcu veya demokratının görevi Kürtlere akıl vermek değil, önce kendi keyfi, merkezi, bürokratik, militarist, dayandığı milleti bile “devletin bir unsuru” olarak gören ve resmen böyle tanımlayan devletiyle mücadeledir. Örneğin NATO’den çıkmayı, ABD üslerini kapattırmayı ana görevi edinmelidirler. Türkiye’nin nüfus ve kişi başına düşen gelire göre dünyanın en büyük ordusunu beslemesine karşı kampanyalar düzenlemelidirler. Ordunun narcçamalarının ve gizli savaş örgütlerinin en azından meclisin denetimine açılmasını sağlamaya çalışmalıdırlar. Hiç kimsenin bu gibi konuları gündeme taşıdığını görmüyoruz. (Tam da bu merkezi, bürokratik, militer ve keyfi devlet halkı korkup kölelere çevirdiği için, onun şiddetinden korkan insanlar, açıktan bunları söyleyemeyerek örneğin hayvan hakları gibi suya sabuna dokunmaz alanlar üzerinden kendini ifade kanalları arıyor. Çünkü Türkiye’nin sadece insanları değil, hayvanları bile bu keyfi devletin kurbanıdırlar. Hiç kimsenin aklına gelmeyecek vahşilikte tüm köpekleri bir adaya toplayarak katletmek de ancak bu devletin düşünebileceği bir şeydi.
Kürtlere akıl veren Türkler, Örneğin merkezden atanan yöneticilerin yerini her yerde ve düzeyde, seçilmiş yönetici ve organların almasını, tüm asayiş kuvvetlerinin bunların emrine verilmesine savunmalıdırlar. Kendi korkaklıklarını ve devlet yalakalıklarını örtmek için, aşağılık duygularıyla Kürtlere akıl öğretmeye kalkıyorlar
Örneğin tüm adalet ve hukuk mekanizmasının ve eğitim kurumlarının devletten özerkliğini, tayin terfilere ilişkin işlemlerin yukarıdan atamayla değil, bu özerk yapıların kendi içindeki demokratik yöntemlerle seçilmesini savunmalıdırlar. Var mı böyle bir konu için kampanyalar açan bir hareket örgütlemeye çalışan? Yok.
Örneğin her düzeyde gerek işe alımların gerek ihale gibi akçeli işlerin, tam bir açıklık içinde ama kimin kazanacağının hiçbir şekilde belli olmayacağı yöntemlerle yapılmasını sağlamam için halkı böyle girişimlerde, örgütlemeli bu ve diğer yukardaki gibi hedefler için kitlesel mücadele örgütlemelidirler.
Var mı böyle bir talep için bir şeyler yapan? Yok.
Çünkü anaları onları böyle basitse bayağı işler için doğurmamıştır.
Onlar kim ve nerede olduğu bilinmeyen “kapitalizme” saldırmaktan, devleti bir sorun olarak çıkarıp, sermayeye küfretmekten ve de ne kadar kötü olduğunu anlatmaktan başka iş yapmazlar.
Bütün bu ortalığı kaplamış baylar ve bayanlarla bizim önceliklerimiz, sorunu koyuşumuz farklıdır. Onlarla siperlerin karşı taraflarında bulunuyoruz. Onların önce kendi nefislerine savaş açmaları gerekiyor. Kendi imtiyazlarına savaş açmaları gerekiyor. Bu devlet tarafından düşürülmüşlerdir, Hazreti İdris (Hanok) zamanının melekleri gibi. Allah bile o zaman u düşkünlerih arasında peygamberini daha çok bırakmamak için kendi yanına almıştı. Böylesine çürümüş bir toplyum Türkiye. Ama ne peygamber var artık na da onu yanına alabilecek bir Allah. Düşmüş meleklere kaldı bu dünya.
Bizim için ilk iş yurttaşların tam bir eşitliği, bu merkezi, bürokratik, militer, keyfi cihazın parçalanması ve onun yerine kendisini seçenlerin iradesinin üzerinde yükselemeyecek, onlara kendi bağımsızlaşmış iradesini dayatamayacak, ucuz, basit, sade, ortak yaşamın ihtiyaçlarını gidermeye yönelik, toplumun üzerinde bir Tanrı gibi yükselmeyen, onu hizmet edecek, bir “devlet” için mücadele etmektir.
Bu nedenle bizler “ana akım” içinde yer bulamayacağız. Bulma gibi bir derdimiz de yoktur ve olmayacaktır.
Bakın bakalım bütün medyaya bakın sorunu böyle koyan en azından böyle koyduğuna dair bir his uyandıran bir haber, bir yorum, bir program görebilecek misiniz?
Göremezsiniz.
Ama bu çizgi, her zaman altta kalsa da peygamberlerin, evliyaların, devrimcilerin, bürokratlaşmamış komünistlerin ve sosyalistlerin çizgisi olmuştur ve kitleler, tarihte çok az görülen zamanlarda olduğu gibi artık yeter dediklerinde bu çizgiye ayaklarıyla oy verirler.
Kaldığımız yere dönersek, bu gibi konularda hiçbir şey yapmadan, bu gibi konuları olsun bir sorun haline getirmeye çalışmadan Kürtlere söz söyleme veya emperyalizmin ne kadar kötü olduğu hakkında uyarılarda bulunma hakları yoktur Türklerin ve Müslümanların. Onlar öncçe kendi imtiyazlarına karşı, yani İslam’ın deyişiyle kendi nefislerine karşı dövüşe girerek, bu dövüş içinde birer demokrata dönüşerek insanlaşma yoluna girebilirler. Bir Kürtltten alınan vergilerle niye zorla Türkçe okutulor ben bu imtiyazı paylamak istemiyorum diyebilmeliler. Ben bir Alevi, Hristiyan veya dinsizden alınan vergilerle devletin İslama ve Diyanete milyarlar akıtmasını ve bu imtiyazı paylaşmak istemiyorum diyebilmeliler bunu demeden bu çoğunluk hiçbir zaman bu ülkeye rahat, husur, demokrasi gelmeyecektir. Bu böyle biline.
Aynı yukarıdan bakış, şu Dem Parti’nin ve Medyaskop’un ve kimi liberallerin ısrarla “barış süreci” deyip milleti sahte umutlara bağladığı ve büyük hayal kırıklıklarının tohumlarını attığı “süreç” karşısında Türk solcu ve demokratlarının da tavrında görülür.
Sanki Kürtler ve Apo ve Özgürlük hareketi Türk devletinin veya MHP’nin veya Bahçeli’nin ne olduğu bilmiyormuş gibi onlara akıl vermeye kalkarlar.
Israrla “barış süreci” denen şey, aslında konjontürel olarak farklı ve birbirine zıt çıkarların geçici bir çakışmasıdır.
Türk devleti (veya en azından bir kanadı) uzun vadeli çıkarlarını göz önüne alarak Kürtlerin desteğini kazanma stratejisine geçmeye karar vermiştir. Aslında hiçbir demokratikleşme olmadan, devletin merkezi ve keyfi niteliğine halel getirmeden Türk devleti ve burjuvazisinin Emperyal hayalleri için iç ve arka cepheyi güçlendirme manevrasıdır.
Buna “barış ve çözüm süreci” demek milletin gözüne kül atmaktır.
Elbette Öcalan veya Hareketin kadrolarının bunu açıktan söylemesi beklenemez. Diplomasi diye bir sorun ve taktik de vardır.
Ama en azından sosyalistlerin, demokratların ve DEM’in bunu açıktan söylemesi gerekir. O zaman bir postacı olmaktan çıkar. Elleri serbest kalır ve bir parça olsun muhalefet yapabilir.
Ama devletin bu manevrası, aynı zamanda Kürt hareketine ve Öcalan ve PKK’ya da bir manevra alanı açmıştır. Onlar da bunu akıllıca hareket ederek değerlendirmişlerdir.
(Aslında muhtemelen Öcalan bu olanağı Türk devletine bunu hatırlatmış veya önermiş olabilir. Çünkü Türk devletinin bürokratlarında böyle inisiyatif gösterecek bir akıl ve cesaret bulunmaz.)
Çünkü silahlı mücadele ve gerilla hareketi zaten çoktandır hareketin gelişiminin önünde bir engel haline gelmişti ve onun tecrit olmasına ve Türk, Sünni ve Alevilerin ve hatta işçi sınıfının geniş kesimlerinin Genelkurmayın Özel Savaş Dairesi’nin yedek gücüne dönüşmesine yol açıyordu. BU GİDİŞİ DURDURMAK GEREKİYORDU.
Ve bunu yapabilecek akla ve cesarete sahip Öcalan’dan başka kimse de yoktu.
Hareket aynı biçimde devam ettiği takdirde tecridi sürecek hatta katmerlenecek, ayrıca adım adım yıpranacak ve çürüyecekti. Bu çürümenin bütün belirtileri çoktan görülmeye başlanmıştı.
Yani aslında PKK’nın kendi girişimiyle ve tek taraflı olarak yapması gereken (Silahlı mücadeleye son vermek ve hukuki ve demokratik olanakları sonuna kadar değerlendirerek tecritten kurtulmak ve bir geniş demokratik hareket yaratmak) stratejik dönüşü yapmak için Türk devletinin Emperyal hedef ve çıkarları için yapmak istediği manevra kendilerine de bir alan açmıştı.
Kürt hareketi böylece, zaten yapması gerekeni yaparken, aynı zamanda bir ölçüde belli hareket alanları da sağlama, bir ölçüde olsun tecritten kurtulma, ön yargıları yıkma, gündemi tekrar meşgul etme olanağı elde etti.
Bunda bir yanlışlık yoktur. Buna demokrasi yolunda “Barış ve çözüm süreci” demek, yanlış adlandırmak ve yorumlamak, yanlıştır.
Burada sorun en küçük olanaktan yararlanarak yeni göreve uygun çalışma ve örgütlenmeye geçmektedir.
Tartışma hükümetin veya sürecin nereye gittiği üzerinden değil, bizlerin ne yapması gerektiği üzerinden, bu kısıtlı olanaklardan yararlanarak çatlakları nasıl genişleteceğimiz üzerinden yapılmalıdır.
Keza biz, bütün bu devlet yalakası olmuş Solculardan, Kemalistlerden, Müslümanlardan, Alevilerden, Komünistlerden vs. farklı olarak, örneğin Amerika ve Türk devleti arasındaki konjonktürel çelişkilerden yararlanarak Kürt hareketinin Rojava’da kendine alan açma çabasını, hiçbir zaman yanlış bulmadık.
Aksine örneğin Türk ulusalcıları ve sosyalistleri, tepeden ve ukalaca, “Amerika Kürtleri Piyade gücü olarak kullanıyor” diye sözde anti-emperyalizm adına Türk devletinin ardında saf tutarlarken, aksine “Kürt Özgürlük hareketi Amerika’yı hava kuvvetleri olarak kullanıyor” diyerek bu geçici ittifakın yanlış olmadığını, bu çatlaktan yararlanarak yapılması gerekenlerin neler olduğu noktasında yoğunlaştık.
Bir yandan Rojava’yı ve bu geçici ve konjonktürel ittifakı doğru bulurken ve desteklerken, diğer yandan ona daha doğru program, strateji ve taktiklerin neler olması gerektiğine dair yazılar yazdık. Rojava hakkında solda yaratılan efsanelere fazla inanmadık ama onları yokmuş gibi de kabul etmedik.
Örneğin onun hazreti Nuh gibi dile dine dayanan politik birimlerin eşitliği yerine, politik olanın dil ve din körü olduğu, dili, dini olmayan bir politik birimin eşit yurttaşlarının birliği gibi bir programı savunması gerektiğini,........