Kırılgan insan ve travma |
Travma sonrası zihin iki uç arasında savrulur: İnkar ve felaketleştirme. İnkâr “olanlar önemli değildi” şeklinde karşımıza çıkar. Felaketleştirme ise “her şeyin bittiğini” bize söyler. Her iki uç da gerçeği çarpıtmaktadır. Terapötik süreçte amaç ise hem kabulü hem de yaşamın geçici doğasını dikkate almayı hedefler.
Uzman Klinik Psikolog/ Rabia Yavuz
"İnsan gerçekten hüsrandadır."
Bu ayet derinden etkiler beni. Çünkü hüsran yaşamayan insan yoktur. Hüsrana uğramak, hasar almak hepimizin ortak kaderidir. İnsan zihni kırılmaya açıktır. Bağlanır ve kaybeder. Güvenir ve hayal kırıklığı yaşar. Anlam kurar ve o anlam zaman zaman çöker. Kurulan ve kopan bağlar arasında bir ömür geçer. Daha yakından baktığımızda insan, olaylardan çok o olayın ertesinde hissettiği kayıpların yasını tutmaktadır. Bizi hüsrana düşüren ve orada tutan şey dış dünyada kaybedilen şeylerden çok, iç dünyamızın bize isabet eden olaylardan sonra başımızın üzerine yıkılmış olmasındandır.
Kişi çoğu zaman neyi kaybettiğini tam olarak adlandıramasa da şimdiye kadar kurduğu yaşam sessizce dağılmaktadır. Bir zamanlar güvenli, öngörülebilir ve tutarlı görünen hayat, artık parçalı ve belirsizdir. Bu yüzden hüsran, yalnızca üzüntü ya da hayal kırıklığı değildir. Daha derinde zihnin kendine sorduğu şu soruda yankılanır durur: Artık neye inanacağımı ve ne yapacağımı bilmiyorum. Bu soru, benliğin dayandığı psikolojik zeminin sarsıldığını gösterir. Bu his çoğu zaman yanlışlıkla "zayıflık" ya da "kişisel bir başarısızlık" olarak adlandırılabilir. Oysa daha dikkatli bakıldığında bunun, insan olmanın kaçınılmaz bir parçası olarak da görülebilir.
Ezbere varsayımların parçalanması
Bu tür deneyimler psikoloji alanında bizi travma kavramı ile karşılar. Travma dediğimiz şey çoğu zaman dışsal bir olayın kendisinden çok, o olayın zihinde yarattığı kırılmadır. Ezberlerimiz bozulur. Artık dünya bildiğimiz gibi değildir. Hayat her zaman yolunda gitmiyordur. İyi insanların başına da kötü şeyler gelmektedir. Buna benzer bilişsel şemalarımızın bazıları aniden sarsılır ya da yıkılır. Zira insan zihni, dünyayı öngörülebilir ve kontrol edilebilir kılmak için bazı temel varsayımlar geliştirir. Mesela, her şey yolunda gitmelidir. Herkes hak ettiğini bulur. Ben iyi bir insanım ve insanlar bana iyi davranmalıdır. Oysa iyi olan birçok insanın başına iyilikler dışında şeylerin de geldiğini görürüz. Travma işte bu ezbere olan varsayımları parçalar.
Zihnimiz biraz garip çalışır. Mesela, sevdiklerimiz yanımızdayken beraber olmak bir mucize gibi hissettirmese de gidişleri bir trajedi olarak deneyimlenir. Varlık, lütuf, güvenlik, işlevsellik ve sağlık gibi birçok muhtaç olduğumuz şey biz onları kaybetmedikçe görünür olmaz gaflet uykusundaki gözlerimize. Sanki onlar orada olmalıdır ve hep olmalıdır. Kayıplar başladığında ise ruh sarsılır, anlam dünyası parçalanır. Belki de hayat sandığımız gibi değildir. Bu nedenle travmada insan sadece bir olay yaşamaz; aynı zamanda zihinsel haritasını yenilemek zorunda kalır.
"Bende bir sorun olmalı"
Tam da bu noktada insanların çok sık kurduğu bir cümle vardır: Bende bir sorun olmalı. Bu cümle, travmanın kendisinden daha yıkıcı olabilir. Çünkü........