menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kutuplaşmasız siyaset mümkün mü?

13 0
16.06.2026

Bu coğrafyada siyaset umumiyetle âhenk kadar ihtilâfla, intizâm kadar çatışmayla, müzakere kadar saf tutmayla işlemektedir. Asıl mesele kutuplaşmayı yok etmek midir? Bu tartışmaya muhtaç bir konudur. Ancak pek mümkün de gözükmemektedir. Daha ziyade lazım olan, onun yıkıcı enerjisini siyasî rekabetin meşru kanalları içinde tutabilmektir.

Uzun yıllardır dünyadaki en baskın ve mâkul demokrasi formu liberal demokrasi olarak zikredilmiştir. Liberal demokrasinin ideal tasavvurundaki toplum, mümkün mertebe âhenk ve intizâm içinde yaşayan bir toplumdur. Siyaseti de bu nizâm çerçevesinde yürütülmektedir. Birbirinden ayrışan farklı menfaatler, muhtelif kimlikler ve çeşitli dünya görüşleri masaya gelir, müzakere edilir, hukukî prosedürler içinde birey merkezli bir orta yolbulunur. Liberal demokrasinin âmiyane tâbirle siyasetten beklentisi budur.

Bu yaklaşım câzip ve kulağa hoş gelmektedir. Hatta ilk bakışta makuliyetinden şüphe edilmemektedir. Fakat siyasetin ve insanın bilinçaltının daha sert, daha derin bir tarafı vardır.

Liberal demokrasinin can düşmanı addedilen Alman mütefekkîr Carl Schmitt'e kadar geri götürülebileceğimiz farklı bir siyaset anlayışında, siyaseti ve dahi bütün siyasî hâdiseleri dost ile düşman tefriki üzerinden kavramak da mümkündür. Bu anlayışta siyaset nizâm ve intizâmın hâmisi konumunda değildir. Bilâkis, toplumun üzerindeki nezaket örtüsünü kaldıran asli ayrışma kuvveti olarak ele alınmaktadır. Siyaset daima kutuplar yaratmaktadır, hatta Schmitt'e göre yaratmakla mükelleftir.

İnsanlar yalnızca müşterek değerler etrafında birleşmezler. Kendilerini bir başkasından ayırarak, ona karşı mevzî alarak ve kimi zaman onun karşısında kendi menfaatini tayin ederek de kendilerini konumlandırabilirler.

Carl Schmitt'in bu radikal siyaset anlayışı, daha sonraki dönemde Chantal Mouffe ve Ernesto Laclau gibi sol mütefekkirlerin elinde farklı bir istikamete evrilmiştir. Mouffe, liberal merkezin siyaseti fazla pürüzsüz, fazla teknokratik ve fazla ihtilafsız tahayyül ettiğini ifade etmiştir. Ona göre demokrasi, ihtilafı yok etmekten ziyade, onu meşru bir mücadele zeminine taşımaya muhtaçtır. Bu anlayış, popülizmi sıradan bir demagoji olarak okuma temâyülünü de reddetmektedir. Halk dediğimiz şey, kendiliğinden hazır bulunan yekpâre bir kitle değildir. Siyasî hitapla, eksikliklerle, taleplerle, dışarıda bırakılanlarla oluşan bir "bütündür".

Bu siyaset anlayışı mucibince kutuplaşma, demokrasinin bir hastalığı olarak okunmamaktadır. Kutuplaşma, siyasetin kendini görünür kılma şekli ve doğası olarak temâyüz etmektedir.

Türkiye'nin sükûnetle imtihanı

Türkiye'de kutuplaşmanın bulunmadığı dönemler nâdirattandır. Hatta Türkiye siyasetini anlamanın alternatif yollarından biri, onun hangi dönemlerde hangi semboller, hangi travmalar, hangi müesseseler ve hangi korkular etrafında kutuplaştığını takip etmektir.

İç çephenin timsâli addedilen Birinci Meclis'e bakıldığında bile mutedil ve yekpâre bir kurucu akıl manzarası görülmemektedir. Orada da sert tartışmalar ve ağır ithamlar vardır. Saltanat, merkezîleşme, mahallî kuvvetler ve savaşın idaresi hususunda çok sert hesaplaşmalar mevzubahistir. Siyasî alan orada da bastırılmış gerilimlerin gölgesinde cereyan etmiştir.

Hâkeza, Serbest Cumhuriyet Fırkası tecrübesini de kutuplaşma realitesi üzerinden okuyabiliriz. Fethi Okyar'ın öncülüğünde kurulan fırka, kısa zamanda beklenenden fazla teveccüh görünce, iktidar çevrelerinde ciddî bir endişeye mahâl vermiştir. İzmir mitingi, yerel seçimlerdeki hareketlilik ve fırkanın kısa sürede toplumsal bir muhalefet mecrasına dönüşmesi, genç Cumhuriyet'in zemininde güçlü bir itiraz potansiyeli bulunduğuna işaret etmekteydi. Bu sebeple fırka kendisini feshetmek zorunda kalmıştır.

Yani bakıldığında, kutuplaşma Cumhuriyet'in geç dönemlerinde zuhur etmiş geçici bir sertleşme değildir. En baştan beri var olan bir normdur. Bazen alenen, bazen bâtında, bazen bürokrasinin dilinde, bazen de sokakta müşahede edilen bir hüviyete sahiptir.

Demokrat Parti tecrübesi

1946 seçimleri çok partili hayata geçişin üzerinde rüsvâ bir travma bırakmıştır. Açık oy, gizli tasnif usûlü, sandığın meşruiyetini tartışmalı hâle getirmiştir ve elan devam eden, mağlubun dâima galibi ithâm ettiği diskuru güçlendirmiştir.

1950'de iktidara gelen Demokrat Parti CHP'nin içinden Dörtlü Takrir'le ayrılmıştır.

Demokrat Parti'nin ilk yıllarında tartışmalar daha çok polemik raddesinde seyretmiştir. Menderes'in halkla kurduğu temas, tekparti mirasına yöneltilen tenkitler, devlet ile millet arasındaki mesafeyi azaltma iddiası, yeni bir devrin başladığı hissini kuvvetlendirmiştir. Fakat sonra hava değişmeye başlamıştır. 1950'lerin sonuna doğru ekonomik sıkıntılar, basın üzerindeki baskılar, üniversite çevreleriyle yaşanan gerilim, muhalefetin sertleşmesi ve iktidarın mukabele tarzı, ülkeyi keskin bir kutuplaşmaya taşımıştır.

Vatan Cephesi burada zikredilmeye değerdir. Buna mukabil muhalefet cephesinde de Güç Birliği ve Millî Muhalefet Cephesi gibi arayışlar zuhur etmiştir.

Bu sertleşme nihayet 27 Mayıs cuntasının zeminini hazırlayan iklimin parçası hâline gelmiştir. Fakat darbe kutuplaşmayı söndürmemiştir. Bilâkis, kutuplaşmaya yeni bir vesayet gölgesi doğurmuştur.

27 Mayıs'la 12 Eylül arası

1960 sonrasında Türkiye bu defa Adalet Partisi ile CHP arasındaki rekabet üzerinden kutuplaşmıştır. Akabinde Süleyman Demirel ile Bülent Ecevit zahirde iki ayrı Türkiye tahayyülünün taşıyıcı figürleriydi. Demirel kalkınma, baraj, yol, sanayi, köylü ve sağ muhafazakâr merkez üzerinden siyaset yapmayı........

© Açık Görüş