We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Chavez’in günahı, Maduro’nun suçu... Peki ya ABD?

5 0 0
03.02.2019

Venezuela krizi, bugün geldiğimiz noktaya bir gecede ulaşmadı. Uzun süredir, şiddetlenerek artan ABD destekli muhalefetle Chavez-Maduro liderliklerinde devam eden Bolivarcı hükümet arasındaki mücadelenin bir sonucu. Bu mücadele süreç içerisinde iki tarafın da demokratik olmadığı anti-demokratik cepheler arası bir mücadeleye dönüştü. Bir tarafta Bolivarcı devrimin cazibesini yitirmesinden (-ki cazibesini nasıl, niçin yitirdi; emperyalizm Latin Amerika devrimlerini nasıl çiğniyor aşağıda değineceğiz) sonra, muhalefetle ulusal bilinç içerisinde demokratik diyalog kuramayan, gücünü de giderek ekonomik yozlaşma çarklarından almak zorunda kalan hükümet var; diğer tarafta Bolivarcı devrim başarılı görünürken de, başarısız görünüp halk desteğini yitirirken de (2015’den beri gerçekleşen parlamento ve başkanlık seçimlerine bakarsak aslında hükümetin tam anlamıyla seçim zaferi elde edemediğini görüyoruz) hükümetle baş etme yolunu halktan ve örgütlenmeden ziyade ABD’den gelecek yardım ve yaptırım desteğinde arayan bir muhalefet var.

Latin Amerika hayali

Aslında, Venezuela muhalefetinin, örneğin MUD’un (Demokratik Birlik Komitesi’nin), Bolivarcı hükümete karşı, üstelik 2015 ve 2017’deki parlamento seçim zaferlerine rağmen, üstelik Maduro, Chavez’in vizyonu ve karizmasına sahip değilken niçin ciddi bir muhalefet yapamadığını, Venezuela’yı sürekli demokratik değişim konusunda tehdit (-tabi oralarda buna teşvik deniyor) etmek durumunda kalan ABD’nin akademik kurumları da sormuş. Şu işe bakın ki, aynı günlerde Guadio’yu liderliğe taşıyan Leopolda Lopez’in de aralarında bulunduğu muhalifler de ABD’ye niçin Venezuela ekonomisine topyekûn yaptırım uygulamadığını, sadece Maduro çevresine yönelik seçici yaptırımlarla sınırlı kalındığını, kısaca ABD demokrasi teşvikinin niçin yeterince tehditkâr olmadığını soruyorlarmış. Anlaşılan, iki taraf da sosyalist ya da demokrat söylemlerinin gerisinde bir Latin Amerika özeti sayılabilecek gerçeği yüksek sesle söylemek istememiş: Bolivarcı programa ve Çin-Hindistan ikilisi ile girişilen yakın ilişkiye rağmen ucuz Venezuela petrolünün ABD’ye aktığı, Caracas’ın ekonomisini ABD’nin yörüngesinden, Washington’a dayalı olmaktan çıkaramadığı (bilindiği gibi Venezuela’nın ekonomisi artan bir biçimde petrol ihracatına dayanıyor, OPEC 2017 rakamlarına göre 32.075 milyon dolarlık toplam ihracatın 31.449 milyon dolarlık kısmı petrol gelirleri ve bunun yaklaşık yüzde 40’ı ABD’ye ihraç ediliyor) gerçeğini ifade etmek iki tarafın pozisyonu için de zor olsa gerek.

Eh, ne diyelim, söz konusu América Latina olduğu müddetçe, kuzeydeki imparatorun karnı hep aç. Aç bir imparatorun merhametine muhtaçsanız da topraklarınızda dünyanın en büyük petrol rezervleri de olsa, yerinizin altında altın damarları, üstünde kahve çiçekleri de filizlense rüya görmek haramdır size.

Bolivarcı rüya bitti mi?

Hugo Chavez’in iktidarının 1999’da bir rüya gibi başladığını, Latin Amerika’da ortaya çıkan sosyalist dalganın (Evo Morales/Bolivia, Rafael Correa/Ecuador, Daniel Ortega/Nicaragua) ilhamı gibi görüldüğünü kim inkâr edebilir. Özellikle 2002’deki darbe teşebbüsünü aşıp, Bolivarcı misyonu anti Amerikancı ve anti-emperyalist söylemin tüm incelikleriyle (IMF karşıtı, kapitalist ve neo-liberal gelişme modeli ve dolar hegemonyası karşıtı vb.) bezedikten sonra, bir ötesini hayal ettiği, kurumsal bir değişim (petrol ticaretinin yapılacağı yeni bir para birimi; SUCRE) ve bölgesel bir değişim (Latin Amerika’da yeni bir bölgesel entegrasyon; CELAC ve ALBA girişimleri) hayal ettiği için. Ancak Chavez, karizması ve söylemi ile gerçekmiş gibi gösterdiği bu rüyanın güçlüklerinin de farkındaydı. En önemli güçlük de iki ayaklıydı. Ayaklardan biri, ABD’nin petrol piyasalarında giderek artan gücü ile ilgiliydi -ki zaman zaman kendisini Venezuela ve Ekvator’un taleplerinin OPEC’de yalnızlaşmasıyla gösterdi.

Ayaklardan diğeri, Venezuela ekonomisini uluslararası petrol kartellerinden ve ABD menşeili şirketlerden kurtarmasının zorluğu ile alakalıydı. Nitekim, Chavez bile, bir süre sonra yeterince sosyalist ya da kapitalizm karşıtı olmamakla/olamamakla da suçlanacaktır. Ne de olsa diyordu eleştirenler, Chavez sosyalist oldukça Venezuela kapitalizmin içine batıyor. Çünkü, Chavez, petrol gelirinin popülist politikalarla yeniden dağıtma yolunun, petrolden para kazanmak yani petrol kartelleriyle iş yapmak olduğunu da ABD başta olmak üzere petrol talep edenlere satmak olduğunu da biliyordu. Zaten bunu reddetmenin, keskin bir millileştirme hareketine başlamanın, uluslararası petrol şirketlerinin öfkesini üzerine çekmenin nelere mal olacağını her zaman hatırlatan ABD’nin askeri gücünün gölgesi Venezuela’nın üzerindeydi. Claudio Katz, bir yazısında, bu gölgeyi daha da somutlaştırır ve listeler:

Miami’deki Güney Komutanlığı’nda Latin Amerika’daki operasyonlarla iştigal eden sivil personel, Pentagon’un donattığı Kolombia’daki yedi ABD askeri üssü ve Amerikan askerleri, Porto Riko gibi Karayip adalarındaki ABD askeri yapılanması ve kuvvetleri, meşhur 4. Filo, CIA ve DEA’nin kimi zaman uyuşturucu kartellerine karşı, kimi zaman kartellerle birlikte Merkezi ve Güney Amerika ülkelerinin içinde yaptığı operasyonlar, narko-politik operasyonların uzantısı banka operasyonları, demokrasi teşvik fonları, asker-polis eğitim fonları, bazı........

© Açık Görüş