We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Yerini arayan Türkiye

3 0 0
11.06.2021

Türkiye safların belirlendiği bu evrede "NATO içinde kalma"yı seçtiğine göre, farklı angajmanlar geliştirmek, pazarlık zemini oluşturmak yerine bulunduğu ittifakta güçlenmeyi, çok kutuplu siyasallıkta iktisadi ortaklıklar geliştirmeyi, milli gelirini yükseltmeyi, millet bağını güçlendirmeyi temel strateji olarak belirlemeli. 200 yıllık tarihimiz "kendi kendimize yetebilme"nin değil öykünmenin, arafın, medeniyet değiştirerek sulhu-salah bulma anlayışının tarihidir. Türkiye artık "kendi yerini aramalı", "dünya sistemi içindeki yerini" değil. Kendini keşfetmeye, kendiliğini ortaya koymaya mecbur hissettiği de aşikar. Bu açıdan D-8 gibi bir platform bu öncülüğü genişletmeye müsait.

1970'lerden bu yana dünyadaki "tedarik zincirleri"ni, üretim ilişkilerini kuran, iktisadi-kültürel-siyasi yapıyı belirleyen neoliberalizmin 2008 kriziyle sekteye uğraması, dünya sisteminin işleyişte tıkanmalar yaşaması nedeniyle yeni bir statüko için arayışlar sürüyor. Türkiye bu aşamada gerek S400, Suriye-Libya-Doğu Akdeniz politikası ve eylemleri gerek AB ve ABD müttefikliğine halel getirmek istemeyen tutumuyla kaygılı, kararsız ama arayış içindeki bakış açısıyla hem bir adım atmanın hem konumunu muhafaza etmenin çabası içinde. İktisadi yapısındaki kırılganlık ve zayıflık, özellikle Biden yönetiminin haşin, Putin Rusya'sının S400 kazanımını koruma yaklaşımı Türkiye'nin geleceği inşa edici eylem gerçekleştirmesini engelliyor.

Tercih aşaması

Kabul etmek gerekir ki Transatlantik'e "doğrudan bağımlı" günlerin geri gelmesini Türkiye'deki kamuoyu da istemiyor. Soğuk Savaş'ın katı siyasallığı, "benden değilsen karşı taraftasın" bakış açısı sadece insanların, siyasi yapıların değil zamanın ruhunun, dijital tekno-kültür eksenli dünyanın da ilgisini çekmiyor. Yeni ABD yönetiminin Türkiye ile ilgili yaptırım tehditleri, Çin büyümesi, Rusya ile askeri angajman küresel bir düzen kadar Türkiye'nin de "tercihte bulunma" aşamasına geldiğini gösteriyor.

Üstelik NATO toplantısının Türkiye'nin yol haritasını çizeceği kehanetinde bulunulması, Transatlantik'e "şartsız intibak" zorlaması, Rusya ve Çin alternatiflerinin hiç de cazip sonuçlar getirmeyeceği gerçeği Türkiye'yi "ikilemden dikotomi"ye sevk ediyor.

Artık ilk ışıkları görünen yeni dünya sistemi doktrininde Türkiye bir tarafın pasif bir üyesi mi olacak yoksa tüm şartları zorlayarak çok kutupluluğun felsefesine de uygun biçimde bir "kendilik üretemese de" yeni tür "bağlantısızlar" için merkez mi teşkil edebilecek... Bu çetrefil ufuk eninde sonunda Türkiye'yi bulacak.

Tampon ülke

Türkiye yalnız yakın tarihte değil aslına bakılırsa 200 yıllık zeval vaktinde de Cumhuriyet idaresinin farklı dönemlerinde de Batı dünya sistemi kalıplarının dışında bir "ada" oluşturma bilincine, isteğine sahipti. Fakat hadiseler Türkiye'nin Batı kampı dışında hareket edebilmesini engelledi; zaten ülke hiçbir zaman tanımlanmış ilişkiler ağının dışında yer bulabilecek güce kavuşamamıştı. 19. yüzyıl ile birlikte bir devlete karşı bir başka devleti hâmi yaparak bekamızı sürdürmek zorunda kaldık; belki de mecburiyet içinde bulunduğumuzu kendimize kabul ettirdik.

Hep "vartayı atlatma" siyasetinin pragmatizmi altında dünya sisteminin heveskârı muamelesi gördük. 1924 sonrasında İngiliz dünya sistemi içinde korunaklı bir yer temin etmemizi "tampon"luğa hasretmişken ABD dünya sisteminin ikili yapısında da yine aynı vasfımızı muhafaza ederek hayatiyet kazandık. Komünistlerin "namusumuzu, imanımızı, vatanımızı" ele geçirmemesi için Transatlantik Bloku'nun sıradan bir üyesi muamelesi görmeyi sindirirken aynı zamanda enternasyonel hedefleri bastıracağımızı da ilan etmiş oluyorduk. Bizzat devlet ricalinin ifade ettiği gibi Türkiye kurulurken "cihangir bir devlet" olmayacağını ikrar ederek varoluş sahasına geçti. 200 yıllık tarihimiz "kendi kendimize yetebilme"nin değil öykünmenin, araf'ın, medeniyet değiştirerek sulhu-salah bulma anlayışının tarihidir. İstiklal Harbi esnasında Padişah'a, mücadelenin meşruiyetini "kendi hükümetimiz altında bedbaht yaşamayı" Batı refahı altında varolmaya tercih edeceklerini anlatan bir irade vardı. 1924 sonrasında Türkiye modernleştirici asker-memur elit, İstanbul burjuvası, az ve orta gelişmişlik standartlarında, dış yatırımlara bağımlı bir ekonomik yapıda inşa edildi. Kendi kendine yeterlilik kavramı yalnız tarım ürünleri için geçerliydi... Sanayi temel ihtiyaçların karşılanması kadarına yetiyor, güvenlik yapılanması yalnız "kritik eşik"e göre ayarlanıyordu. Kıbrıs........

© Açık Görüş


Get it on Google Play