We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Kötülüğü tanımak

6 0 0
25.09.2021

Kötülüğün ne olup ne olmadığı konusunda sarih, yetkin bir kavrayışa ve toplumsal kanaate ulaşamadığımız sürece yaşadığımız/şahit olduğumuz pek çok insanlık durumunu hayatın gerçekleri diyerek geçiştirmekte muhtemelen bir beis görmeyeceğiz. Kapitalizmin yıkımı bir taraftan kendi krizlerinin bir sonucu olacağı gibi, diğer taraftan ahlaki aklın gelişmesine bağlı olarak kaçınılmaz bir durum arz edecektir. Kehanet değil ama en azından bir ihtimal umut anlamında diyelim.

Bütün insanlığın mutabık olduğu bir iyi-kötü anlayışına sahip olsaydık dünyadan kötülüğü daha kolay yok edebilir miydik, pek sanmam. Ne iyiliği ne de kötülüğü sadece bizim bireysel hatta toplumsal değerlerimizle mukayyet bir olgu diye görmek mümkün. Bizim kabul ve değerlerimize rağmen yaptığımız, göz yumduğumuz veya sineye çektiğimiz bir kötülüğün parçasıyız çoğu zaman. Değil elimiz ya da dilimizle karşı çıkmayı, kalbimizle buğzetmeye bile yüksünecek kadar insanlığımızı kaybedebildiğimiz bir gerçek. Tabii ki insana, kendime ve başkalarına haksızlık etmek istemem: Yaşadığımız iletişim ve hız dünyası içinde kötülüğün sıradanlaşması biraz da eşyanın tabiatıyla yani hadiseleri bire bir yaşama ve sindirime gücümüzle alakalı. Ayrıca tepki vermekten öteye kötülük karşısındaki sorumluluklarımız yetkimize, gücümüze, imkanımıza göre değişmekte. Buna hiçbir şüphe yok. Ancak sorumluluklarımız ve gücümüz dahilinde olup kötülüğe seyirci kalmak asıl sorunumuz. İnsanoğlunun gerçek yüzünü tam da zaten böylesi hallerde görürüz. Kötülükle mücadele etme adına bedel ödemekten tamamen kaçınan kimselerle, bir yere kadar bu bedeli göze alabilenler arasındaki şahsiyet ve ahlak farkı gayet tabii burada ortaya çıkar. İnsanlar olarak dünyadaki en değerli hikayeyi hayattaki tercih ve kavgalarımızla yazıyoruz. Hakikate verdiğimiz değer bile gücünü buradan almakta. Yaşanmayan hakikatler ağzımızda bir yük ve sükseden ibaret sayılır.

Habil ve Kabil realitesi

Fakat saf ahlaki varlıklar haline gelmeyi de kimseden bekliyor olamayız. Girişte işaret ettiğimiz üzere, ahlak dahi toplumsal olarak inşa edilen ve yaşanabilen bir değerler sistemi. Bu yüzden, ahlak diye tanımladığımız değerler ve/veya ölçütler bir idealizasyon olmaktan çok insanlığın tekamül süreciyle cisimleşen evrimsel bir olguya tekabül ediyor. Gerek tabiatımızın, gerekse tarihin oluşturduğu dramatik koşullar, biz insanları ontolojik bir tekamüle adamakıllı mecbur kılmış olup Hazreti Adem'den beri bu tarihi hikayeyi yaşıyor, tecrübe ediyoruz. Dünyadaki imtihanımızın bütün anlamı ve sırrı da Allah-ü alem bu hikayedeki muhtelif rollerimizle ilgili. Habil ve Kabil, tarihin değişen şartları içinde öz değil ama en azından şekil değiştirerek günümüze kadar gelmektedir. Fakat ne Habil'i ne de Kabil'i gerek kadim gerekse günümüzün ahlak ve değerler sistemi içinde tanımlamak o kadar kolay ve mümkün gözükmüyor. Realitenin dünyası, ahlaki ölçüleri saf dışı etmese bile tanımlanamayacak ve hatta fark edilemeyecek kadar dolaşık, sofistike bir yapıya büründürmüştür. Ahlakilik meselesi sahip olduğumuz kültür, devlet, medeniyet, daha önemlisi özgürlük ve kolektif ideal anlayışımızdan izole edilebilir bir nitelik taşımıyor. Buradaki izafiliğin ortadan kaldırılması ise en azından insanlık düzeyinde pek kolay görünmüyor.

Ahlaki kuvve

Bununla beraber, temel ölçü ve yaklaşım anlamında ahlakı, insanlığın nihai ortak paydası haline getirmek sanıyorum bir kuvve olarak mümkün. Tarihi şartların, insanlığı bu yönde bir tekamüle ve çözüme zorladığını söylememiz........

© Açık Görüş


Get it on Google Play