EŞREF ÜREN’İN GÖLGESİNDE |
TRT’ye prodüktör olarak girdiğim yıllarda, kurumun Mithatpaşa Caddesi’ndeki binasının penceresinden dışarıya göz attığımda, zaman zaman ressam Eşref Üren’in bastonuna dayanarak ağır ağır Sıhhiye’ye doğru yürüdüğünü görürdüm. O yıllarda seksen yaşını aşmıştı üstadımız. Eşini kaybetmişti ve yalnızdı. Tüm resimlerini İş Bankası’na bağışlamıştı. Son yıllarında Atatürk Lisesi ve Ankara Maarif Koleji’nde resim öğretmenliği yapmıştı.
Eşref Üren ressam olmaya Bursa'da İbrahim Çallı'nın Yeşil Türbe peyzajını yaptığı bir anda karar verir. Bu ânı şöyle aktarır: "Birinci Umumi Harb"ten Mülazım-i Sani (Yedek Teğmen) olarak terhis edildim. Bursa'ya annemin yanına geldim. O günlerde edebiyata heves etmiştim. Bir şeyler yazmıyordum ama üç dört edebiyat dergisi okuyordum. Akşamüzeri de canım sıkılınca bir gezinti yeri vardı Bursa'da oraya gidip hava alıyordum. Bir gün yine gittim baktım bir kalabalık var. Bir adam oturmuş resim yapıyor. Yırtık çorapları pabucundan çıkmış. İyice yaklaştım. Yeşil Türbe'ye doğru oturmuş peyzaj çalışıyordu. Resme baktım Yeşil Türbe'den daha güzeldi. Orada ressam olmaya karar verdim.” İbrahim Çallı’nın “pabucundan çıkan yırtık çorapları” da ilginç bir ayrıntı.
Eşref Üren Erzurum Lisesi’nden öğrencisi olan Melahat Hanım’la evlenir. Küratör Ali Kayaalp Melahat Üren’i ve evliliklerini şöyle anlatıyor: “Melahat Üren ile Eşref Üren'in ilişkisini belirleyen ilk ve en belirgin unsur, ilişkinin hiyerarşik yapısıdır. Tanıştıklarında Melahat Hanım genç bir kız, Eşref Bey’in Erzurum Lisesi'nden öğrencisi, aralarında yirmi yaşın üzerinde bir fark var. Dolayısıyla ilişkileri bir öğretmen-öğrenci ilişkisi olarak başlamış ve daha sonra evlenmişler.
Bir diğer belirleyici fark ise eğitim durumlarıdır. Eşref Bey, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi mezunu. Melahat Hanım ise herhangi bir biçimsel sanat eğitimi almamıştır; bildiklerini öncelikle Eşref Bey'den öğrenmiş, daha sonra bunların üzerine kendi birikimini koyarak bir resimsel dil yaratmıştır. Ancak Melahat Üren, uzunca bir süre "Ressam Eşref Bey'in eşi" olarak anılmış. Kendi hikâyesini oluşturmaya ve resim dili üzerinde çalışmaya ne yazık ki çok fazla fırsat bulamamıştır. Melahat Üren’in öncelikle müthiş bir üretim döngüsü var; sadece resim yapmıyor, aynı zamanda karikatürler çiziyor, roman tefrika etmeye çalışıyor, şiirler yazıyor ve piyesler kaleme alıyor. Ciddi bir edebiyat üretimi de söz konusu. Bu üretimlerin niteliği tartışılabilir ancak karşımızda sürekli düşünen, yazan ve üreten bir kadın var.
Eşref Bey ve dönemin ataerkil toplum yapısı tarafından kendisine çizilen alanın dışına taşmaya çalışan bir sanatçı kadın görüyoruz. Bu çabaya dair sıkça anlatılan bir hikâye vardır: Bir gün Eşref Bey ve Melahat Hanım'ın Ankara'daki evine iki kişi resim satın almaya gelir. Çift, resimlerini masanın üzerine dizer. Müşteriler Eşref Bey'in resimlerini satın alır; Melahat Hanım'dan ise ayıp olmasın diye bir veya iki resim alıp giderler. Melahat Hanım bu haksızlığa ve görünmezliğe o kadar öfkelenir ki, masanın üzerinde duran ve satılmayan Eşref Bey'e ait resimlerden birini alarak eşinin kafasına geçirir. Bu acıklı bir olaydır;........