Türkiye'de 'ÇED' süreci ve halk katılımının doğuşu: Bergama örneği |
BERGAMA’DAN SİYANÜR GÜNLÜKLERİ-15
Çevre sorunlarının ağırlığı giderek bütün dünyayı etkilediği gibi Türkiye’de de hissediliyor.
Günümüz koşullarında parayı en kolay yoldan ve en çok kazanma yolu olan “yeni vahşi kapitalizm”e ve “globalizm”in yarattığı “tüketim çılgınlığına” sürüklenen toplumlara ürün yetiştirmek için doğa hoyratça harcanıyor.
Bu vahşiliğin sonucunda görülen iklim değişikliğinin sonuçları ürkütücü boyutlara ulaşıyor.
Gerçekçi önlemler alınmazsa ve kirlilik ve kirletenlerle etkin bir mücadele yapılmazsa dünyanın da ülkemizin de hali harap.
Zehir kalıntısı olmayan yiyecek, içecek temiz su bulunamayacak bu gidişle.
Konu ve durum son derece yaşamsal.
(Kirlenen Dünya)
***
Türkiye’nin ilk kapsamlı Çevre Kanunu 11.08.1983’de çıktı.
Kanunu 12 Eylül 1980’de Türkiye’de iktidara el koyan askeri cunta gider ayak çıkarmıştı.
Almanya’nın en önemli eğitim kuruluşlarından Münih Teknik Üniversitesinin saygın üyelerinden Prof. Friedhelm Korte’nin bu kanun hazırlanırken danışmanlık yaptığı söylenir.
Böylece, ancak yönetmeliklerle, kararnamelerle müdahale edilebilen bu alan nihayet bir kanuna sahip olmuştu.
Cuntanın baskısından bıkan halk 6 Kasım 1983’de, Çevre kanununun çıkarılışından üç ay sonra yapılan “Genel Seçimler”de “cuntanın faşist yönetimi” yerine iktidarı Turgut Özal Başbakanlığında Anavatan Partisine verdi.
Turgut Özal’la birlikte ülke kapıları globalizme, küreselleşmeye açıldı.
Türkiye Dünya ile, Dünya sermayesiyle kucaklaşacaktı artık.
Ne var ne yoksa elden çıkarılacak, Cumhuriyetin 60 yıllık sanayi birikimi özelleştirme adına, yerli yabancı Kapitalist Beylere satılacaktı.
Bu süreçte ne Sümerbank kaldı ne Etibank.
Böylece, güya ülkenin başına dert olan Kamu/Devlet mülkiyetinden kurtarılacaktı ülke!
Böylece yılardır uğraşılan “kapitalizmle gelişme” hedefine daha kolay ulaşacaktı!
Baştan, Devlet güdümlü yarı kapitalizm bir ölçüde ilerleme sağlamıştı ama artık kapılar yabancı sermayeye tamamen açılıyordu.
Onlarla ortak olmaya hevesli yerli çevreler yol göstermeye hazırdı.
Süleyman Demirel zamanında Portekizceden alınma “komprador” sözcüğüyle anılıyordu onlar.
***
(Doğallıktan çıkmış çevre-Bergama Ovacık Altın Madeni-2020)
Turgut Özal hükumeti 1985 yılında Maden Yasası’nda değişiklikler yapmış, yabancı şirketlere maden ruhsatı alarak madencilik yapma, maden işletme hakkı tanınmıştı.
Aslında sahibi ABD’li olan Avustralya görünümlü Australian Consolidated Minerals (ACM) şirketi Anadolu’da altının elde etmede kullanılacak siyanürün acı badem kokusunu almış, harekete geçmişti!
Çok siyanür, az maliyet; çok para, çok kar!
Uzun yıllar boyunca, Bergama’ya ve daha sonra Anadolu’nun birçok yerinde siyanür kullanarak altın elde etmek için el koyan Eurogold (Normandy) şirketi onun türeviydi.
Bu şirkette Aramalar Müdürü olarak çalışan ve daha sonra Dokuz Eylül Üniversitesi Jeoloji Müh. Bölümü’nden profesör unvanıyla emekli olan Dr.Hüseyin Yılmaz Batı Anadolu’da 1988 yılından beri altın arıyordu.
Ege bölgesi, cevherde altın varlığı bakımından jeolojik anlamda verimli bir alandı.
Hatta ilk altın para bu topraklarda; Sardes (Sart-Salihli-Manisa) ve Pergamon’da (Bergama-İzmir) üretilmişti.
Yapılan jeokimya çalışmaları sonucunda Bergama yöresi araştırma sahası seçildi.
Buralarda muhakkak altın vardı.
Dere boylarından alınan kum ve çakıl örnekleriyle ayrıntılı kimyasal analizler yapıldı.
Anlaşıldı ki Bergama’nın Ovacık-Çamköy-Narlıca köyleri çevresinde, içinde altın bulunan kuvars (bir tür kaya) damarları bulunuyordu.
Zaten bu köylere komşu Alacalar köyünde, Bizanslılar zamanında kullanılan, toprağının yüzeyinde altın bulunan mağaralar olduğu söyleniyordu.
Bu bulgulara varınca, Türkiye’nin başına siyanür belasının bulaşacağı ilk adım atılınca, arama ruhsatı alnınca, sonradan profesör yapılacak Dr.Hüseyin Yılmaz kim bilir ne çok sevinmişti.
Bergama’da altın bulunduğunu böylece öğrenen ABD kökenli Avustralyalı ACM (NORMANDY) şirketi hemen harekete geçmiş, ECZACIBAŞI HOLDİNG’in elindeki arama ruhsatını ona pay vererek satın almış ve ardından yabancı sermayeli bir Türk şirketi olarak EUROGOLD’u kurmuştu.
Prof.Dr.Hüseyin Yılmaz da bu şirketin elemanı olmuştu.
Prof.Hüseyin Yılmaz
***
Bu bölgede siyanür kullanılarak altın madeni işletileceğini; zehirli atıkların bir havuz yapılarak burada biriktirileceğini, siyanür, arsenik, diğer ağır metaller gibi zehirli maddelerin insan sağlığına ölümcül etkilerde bulunabileceğini Halk öğrenince, tepkiler çeşitli biçimlerde gösterilemeye başlandı.
Yurtsever mühendislerin, bilim insanlarının verdiği bilgilerle köylüler bu madenden hayır gelmeyeceğini anlamıştı.
Devlet, Ankara’da bu madenin işletilmesine istekliydi ama halkın tepkisinden de çekiniliyordu.
Halkın gerçek çıkarlarının değil kendi bildiklerini okumaya kalkan yöneticilerin korktuğu tek güç “halktır”.
Öte yandan, siyanürcü Eurogold şirketi Ankara’da kurduğu bağlantılarla, Betül Mardin gibi tanınmış halkla ilişkicilerle Kamu görevlilerini ikna ediyor, aldığı izinlerle adım adım ilerliyordu.
Tabii ki siyanürcülere yardım edenler de çoktu. Çil çil altınlar kimin gözlerini kamaştırmaz ki!
Bu süreçte siyasette de değişiklikler vardı.
Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanı olması üzerine Yıldırım Akbulut, 9 Kasım 1989-23 Haziran1991 tarihleri arasında Başbakanlık yapmış, 20 Ekim 1991’de yapılan Genel seçimler sonucu kurulan DYP-SHP koalisyonuyla Süleyman Demirel Başbakan olmuş, Bedrettin Doğancan Akyürek Çevre Bakanlığına getirilmişti.
1991 yılı TC Çevre Bakanı Doğancan Akyürek
***
1989’dan bu yan süren siyanürlü altın tartışmalarında durum netliğe kavuşuyordu yavaş yavaş.
Maden çevresindeki Bergama köylüleri madene topyekun karşıydı.
Hatta 15 köyün muhtarı birlik olmuş, kurulan katılımcı ve direnişçi köy komiteleriyle dayanışma içindeydi.
Başta İzmirli olmak üzere birçok bilim insanı siyanürcü madenciliğin çevreye ve insan sağlığına ne kadar zararlı olduğunu kanıtlamıştı.
İzmir Barosu merkezli hukukçular konunun yasal boyunu araştırıyor, girişimlerde bulunuyordu.
Ancak, öte yandan da Devletin önemli bir kesiminin siyanürlü altıncılığa ikna olduğu........