Ekolojik Paradigma! |
BERGAMA’dan SİYANÜR GÜNLÜKLERİ-25
Paradigma, en yalın hâliyle, bir bakışın dünyayı nasıl gördüğünü ve yorumladığını belirleyen temel çerçeve demektir.
Bir topluluğun (bilim insanları, düşünürler, kurumlar, bireyler) neyin gerçek, neyin sorun, neyin geçerli yöntem ve doğru kabul edileceği konusunda paylaştığı varsayımlar, kavramlar ve örnekler bütünüdür.
Paradigma kavramı “Bilim Felsefesinde”, bilimsel çalışmanın hangi soruları soracağı, hangi yöntemleri kullanacağı ve sonuçları nasıl yorumlayacağı bağlamında kullanılır.
Sosyal Bilimlerde toplumun, iktidarın, ekonominin veya tarihin hangi bakış açısıyla ele alınacağını belirler.
Günlük dilde ve düşünce dünyasında yerleşik kabulleri, alışılmış bakış açılarının kapsadığı alanın sınırlarını çizer.
(Varlığı İzmir metropolü için bir tehdit teşkil eden siyanüre altın madenine çevresi kurban edilen İzmir-Efemçukuru’nun bağları)
***
Dünya ve insanlar çağlar boyunca yavaş yavaş da olsa çok değişti.
Üretim araçlarının, üretici güçlerin gelişmesi, ikisi arasındaki uyumsuzluğun yol açtığı devinimler, devrimler toplumsal düzenleri daha ileri aşamalara getirdi.
Bu uzun süreçte çevreleriyle birlikte var olan insanlar doğayı kendi yararlarına kullandı ve onu da değişime zorladı. Kimi zaman da yaşadıkları ortama önemli zararlar verdi.
Ama bu olumsuzluklar hiçbir zaman yakın zamanlardaki kadar kirletici, ölümcül olmadı.
Kapitalizmin doymaz para kazanma iştahı doğayı tarumar etti, ediyor. Onun emperyalizm biçimi bu zararı kat be kat arttırdı, felaket boyutuna çıkardı.
Kâr etme uğruna Dünya’yı hızla yaşanmaz bir gezegen haline getirdi, getiriyor.
Bunun sonucunda elde edilen göreceli refah karşısında insanlar suskunluğa yönlendirildi.
Eski paradigma buydu. Halen de böyle.
“Kirlet kirletebildiği kadar, doğayı sömür sömürebildiğin kadar!”
“Sus, ses çıkarma susabildiğin kadar.”
“Kır dök, parçala, yok et, ama kâr et, kâr et, kâr et.!”
Peki doğa?
“Bırak ne olursa olsun!”
“Ya da göstermelik bir şeyler yap!”
(Artvin Yukarı Hod siyanürlü altın madeni: Yeşile karşı sarı)
***
Türkiye’nin yeni yüzyılda karşılaştığı en amansız ve tehlikeli çevre sorunu “siyanürlü altın madenciliğidir.”
Aslında bu bir madencilik değil açık havada yapılan çok büyük ölçekli kimya işletmeciliğidir.
Aslında çeşit çeşit zehrin cirit attığı bir ortam!
Genel olarak “madencilik”, topraktan çıkarılan, kömür gibi içinde insana yararlı, değerli maddelerin bulunduğucevherden bu maddeleri almaktır.
Bu işlem de bir ölçüde çevrenin bozulmasına yol açar ama insana doğrudan çok zarar vermez.
Oysa günümüzdeki kimyasal altın madenciliğinde temel girdi olarak kullanılan “siyanür” kesin ölümcül bir maddedir.
Az miktardaki altını almak için toprağın “siyanürlü su” ile yıkanması, geride kalan siyanürlü “zehirli atıkların” açık havada biriktirilmesi, bu zehirlerin çevreye saçılma olasılığı, bu tür işletmeciliği insanlığın önüne yaşamsal ciddi bir sorun olarak koyar.
Dünya’da bu zehirli madenlerde yaşanmış, yaşanan çevresel kırımlar, ölümler, doğal yaşamın yok edilmesiinsanların tepki göstermesine yol açar, açıyor.
Bugün Türkiye’nin dört bir köşesine Kayseri’den Ordu’ya, Bilecik’ten Artvin’e, hatta Kırklareli’ye kadar topraklarımız bu tür siyanürlü altın madenlerinin ve bunlardan müthiş kârlar elde etmek arzusunda olan “vahşi kapitalistlerin” oyun alanına dönüşmüştür.
Tabii ki her etkinin bir tepkisi olacaktır.Var oluşun temel kurallarından biridir bu.
Ölüm ve çevre felaketlerine karşı direniş!
(Siyanür ve altın)
***
Bergama olaylarıyla ilgili kapsamlı bir toplumbilimsel araştırma yapan, İzmir Ekonomi Üniversitesi, İşletme Fakültesi, İşletme Bölümünden Prof. Şükrü Özen ve aynı Üniversitenin Fen-Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bölümü’nden Prof. Hayriye Özen gelişmelerin özgünlüğüne işaret eder:
“1990’lı yılların başında Bergama’da işletilmek istenen (siyanürlü)altın madenciliğine karşı doğan (yurtsever aydın destekli) yerel toplulukların direniş hareketi 2000’li yılların başlarında (toplumsal hareket bağlamında geri çekilmesine, egemenlerin dilinde)bastırılmasına rağmen kendisinden sonra gelen (toplumsal) mücadelelere söylemsel yörüngeler ve bir eylem ve taktik-strateji repertuvarı miras bırakması açısından “paradigmatik” birmücadeledir. (Özen, H., & Özen, Ş. (2018). Whatcomesafterrepression? Thehegemoniccontestation in thegoldminingfield in Turkey. Geoforum, 88(1), s.1–9 ve İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Dergisi 42(2): 493-524/2022)
Yukarıda belirtildiği gibi “Paradigma”, en basit haliyle “bir dönemin dünyayı anlamak ve yönetmek için benimsediği temel çerçeve; neyin normal, doğru ve meşru sayılacağını belirleyen ortak akıl/alışkanlıklar bütünüdür.
Bergama Ovacık’ta siyanürlü maden işletilmek istenmesindenve ona kaşı çıkışlardan önce; eski paradigma çevre meselesini, çoğu kez kalkınmanın ikincil bir ayrıntısı gibi görüyordu:
“Devlet izin verdiyse sorun yoktur”: “Teknik önlem alınırsa risk kabul edilebilir”: “Uzmanlar karar verir, halk sonradan uyum sağlar”: “İstihdam ve yatırım kamu yararıdır; çevresel bedel makul bir fedakârlıktır”.
Genel olarak böyleydi olaylara bakış, böyleydi “eski paradigma”.
Bergama’nın getirdiği “yeni paradigma” ise çevreyi ‘yan konu’ olmaktan çıkarıp merkeze aldı:
“Risk varsa “kamu yararı” yeniden tanımlanmalıdır.”
“Para mı daha önemlidir, insan ve çevre mi?”
“Bilimin uyarısı, hukukun denetimi ve halkın rızası birlikte aranmalıdır.”
“Sonradan telafi” yerine “önleyicilik/tedbir” esası güç kazanır.
Yani eski paradigma “kalkınma önce, çevre sonra” diyordu.
Bergama çizgisi kamuoyunu, çevresel olaylarda “yaşam ve sağlık önce; kalkınma ancak bununla uyumluysa”, demeye zorladı.
“Bilim, halk duyarlılığı ve eylemi, hukuk, dayanışma ve iletişim” yeni toplumsal paradigmanın vaz geçişmez öğeleridir artık
Bu paradigmaya devletin karar vericileri ve uygulayıcıları uysa da uymasa da!
Yenilik budur!
(Prof. Hayriye Özen ve Prof. Şükrü Özen)
***
Siyanürlü altın madenciliği bugün çeşitli değişkenlerle (varyantlarla); açık hava kimyacılığı (Ovacık-Bergama), düpedüz toprağı siyanürleme (İliç-Erzincan, Eşme-Uşak, atık barajlı (Fatsa-Ordu) ya da atık barajsız (Çukuralan-Dikili), zehirli atıkları cevherlerin çıkarıldığı tünellere pompalama (Efemçukuru-İzmir) gibi yöntemlerle, bin bir risk ve zararlaülkemizde de yapılıyor. Hızla yayılıyor.
İzmir’de, Uşak’ta, Eskişehir’de, Artvin’de, Ağrı’da, Erzincan’da, Sivas’ta, Çanakkale’de, Balıkesir’de, Gümüşhane’de, Giresun’da, Niğde’de, Kırşehir’de, Konya’da, Kayseri’de, Ordu’da, Bilecik’te, Kırklareli’de, Hatay’da, Ankara’da siyanürcüler cirit atıyor.
Birçok yerli yabancı şirket siyanürlü altın işletmesi de izin için sırada.
Anadolu toprağı sanki, altın şirketlerinin toplamına verdiğimiz bir ad olan “Siyanürcü Ahtapot”un zehirlerle oyun oynadığı alan.
Kamu yetkilileri de kolaylaştırdıkları mevzuatla onlara yardımcı olmayı, ne yazık ki kötü niyet yoksa, vatana hizmet; görev sanıyor!
Ama gittikleri her yerde halk karşılarına çıkıyor.
Direniş, Bergama’da ortaya çıkan “bilim, hukuk, barışçıl eylem, dayanışma, iletişimle kamuoyunun kazanılması paradigmasıyla” can buluyor.
(Eskişehir-Kaymaz’da siyanürlü altın madeni)
***
Dünya’nın birçok yerinden bilim insanlarının yaptığı çalışmalar ortaya çıkardı ki bu bağlamda Bergama çevre ile ilgili toplumsal olaylarda bir laboratuvar gibiydi.
Sorunun ortaya çıkışı, toplumun farkındalığı, konuyu kavrayış ve davranışı, bilgilenmenin eylemselliğe dönüşümü başlı başına inceleme konusuydu.
Dünya’nın en ünlü Bilim Kuruluşları bunu yapıyor.
Eldeki ilk veri; bilgi, bilgilenmeydi.
Bergama’da olaylar başlamadan önce, çeşitli açıklayıcı toplantılarla başlarına gelen, gelecek kötülüklerin farkına varan köylüler belirli konularda neredeyse birer uzman olmuşlardı.
Tabii ki “bilim” doğru ellerde, doğru amaçla kullanıldığında insanın her zaman yararınadır.
Bergama-Ovacık’taki siyanür madeninin ne denli zararlı olduğunu öğrenen köylülerden Çamköy’den Bektaş dayı ağır metaller, çiftçi Tahsin atık barajı, Sabahat Hanım çevreyle ilgili uluslararası anlaşmalar, Süleymanlı köyünden Muhtar Hayrettin siyanür, Tepeköy’den şoför İrfan her konuğu maden bölgesine ulaştırmak konularında dinleyenleri şaşırtacak kadar bilgiliydiler.
Tabii ki dinleyeler şaşırıyordu bu duruma: Köylüler böyle karmaşık konuları nasıl öğrenmişlerdi? Bilgileri ne kadar öğretici, açıklayıcıydı: Onlar Osmanlının cahil, ağzı var dili yok (!) reayasının (kırsaldaki kullarının) torunları değil miydi?
Oysa direnişçi halk; Mühendis Odalarının, Üniversitelerin, Bergama Belediyesinin verdiği bilgilerle anlamıştı ki “bilgi” olmadan, “konuyu öğrenmeden” dünya toprağının kanını emen, şimdi de köylerinin evlerinin dibine kadar sokulan bu dünya devi Siyanürcü Ahtapota karşı çıkmak, topraklarını korumak olanaklı değildi.
Kötücüllerin aldatıcı yalanlarla toplumu kandırma girişimlerine karşı ancak bilgiyle karşı durulabilirdi.
“Yeni paradigmanın” ögelerinden biri, ilki buydu!
Bilgi!
Bergama Belediye Meclisinin kararıyla Belediye Binasında kurulan iletişim Merkezindeki Özcan gibi, Nail gibi, Şükret gibi genç görevliler elde edilen her bilgiyi, yaşanan her olayı Türkiye ve Dünya kamuoyuna iletiyordu
Hatta o zaman için yasak olmayan bir yerel TV istasyonu bile kurmuşlar, Bakırçay TV (BTV) adıyla yayın yapıyorlardı.
Maden çevresindeki 17 köyün Muhtarı aralarında bir komite kurmuş (12 Eylül’den yeni çıkmakta olan ülkede o zamanlar bir komite kurmak çok tehlikeliydi) Bergama Belediyesindeki iletişim Merkeziyle sıkı bir iletişim içindeydi. Üstelik hepsinin kültürel kimliği, siyasi eğilimi farklıydı.
Yeni “paradigmanın” bir diğer içeriği ise, diğer toplumsal olayların deneyiminden çıkarılmış bir olguydu;“dayanışma ve iletişim”.
(Bergama-Çamköy’de köylülerin ve kentli çevrecilerin bilgilenme toplantılarından biri-1991)
***
Çok geçmeden anlaşıldı ki bütün ülkeye örnek ve ibret olacak Bergama siyanürlü altın madeni ile ilgili bilimsel tartışmalar, köylülerin ve çevrecilerin bu olgudan kaynaklanan bilinçli, barışçıl eylem ve direnişleri çok haklı ve yerindeydi.
Başlangıçta bunlar hem İzmir’de hem Ankara’da karar vericiler üzerinde etkili olmuş, Kanada kılıklı Alman, ABD kökenli Avustralya, Fransız Devletinin bir kolunun dahil olduğu bu çok uluslu Eurogold şirketine işletme izin verilmesi gecikmişti.
Elbette karar vericiler için kamu yararı düşünüldüğünde bu konuda karar vermek kolay değildi.
Ortada top gibi bir ölümcül zehir, “siyanür” duruyordu.
Tarih, olumsuz davranan her karar vericinin yakasına yapışır.
Sürenin uzaması çevrecilerden yanaydı. Siyanürcü Ahtapotu yıldırmalıydılar.
Her geçen gün, bu altını çok seven siyanürcülerin, vahşi kapitalistlerin para kaybetmesine yol açıyordu.
Onlar için zarar etmekten, para kazanamamaktan daha kötü bir şey olamazdı. Böyle bir şey var oluşlarına aykırıydı.
Kapitalizmin damarlarından akan kan “para” idi.
İşletmenin açılması ile ilgili devletin karar verme süreci uzayınca bir ara siyanürcü şirket işi bırakıp gitmeyi bile düşünmüştü.
Çevrecilerin direnişi onlara para kaybettiriyordu.
Ancak yılmadı zehirciler.
Siyanür acı, para ve altın tatlıydı. Kazanmak ucuz!
Var güçleriyle Türkiye’nin üstüne yüklendiler.
Bu arada bürokratik yolun önemli bir kısmı aşılmıştı.
Devlet ikna edilmek üzereydi.
(Bergama-Ovacık Altın Madeni önünde köylüler, “Hayır”diyor-1993)
***
Bu sürecin başlangıcında çokuluslu Eurogold şirketi Normandy Madencilik A.Ş adıyla Eczacıbaşı Holding’in ESAN şirketinin elinde bulunan altın bulma ruhsatını satın almış16 Ağustos 1989 tarihinde, altın aramayı başlatma hakkını elde etmişti.
Yasalara göre bir yerde altın bulunduğu düşünülünce, önce devletten arama izni almak gerekiyordu
Bergama’da altın bulunduğunu yerli Eczacıbaşı Holding saptamış, çokuluslu Eurogoldşirketi işletme hakkını ondan satın almıştı.
Maden çıkarma mülkiyeti ellerindeydi. Bu önemli bir adımdı.
Her türlü sıkıntıya, engele; köylülerin tepkisine rağmen Devletin bir kısmının ve yerli hırslı kapitalistlerin bu madenin işletilmesini istedikleri açıkça görülüyordu.
Öyleyse devleti biraz daha sıkıştırmak gerekiyordu.
Ha gayret!
Siyanürcülerin görünür görünmez çabaları sonuç veriyordu artık.
Bergama Ovacık-Çamköy’de kendi başına, komisyoncuyla, komisyoncusuz satın aldığı ve devletin tahsisi ettiği arazilere yerleşen ve tesis kurma hazırlığına girişen şirketin girişimleri karşısında köylüler çoluk çocuk eylem yaparken, kapalı kapılar ardında Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Madenler İdaresi ve Orman Bakanlığı, 4 Temmuz ve 12 Ağustos 1991 tarihlerinde, bu şirket için gerekli olan iki izni verdi.
Ardından İzmir Bayındırlık İşleri Müdürlüğü, 14 Ocak 1992 tarihinde, Ovacık altın madeninde yapılacak tesis binaları hakkında görüş isteyen bir yazıyı Çevre Bakanlığına gönderdi.
Siyanürleme binalarını yapmak istiyordu şirket.
Bunun hemen ardından, Enerji Tabii Kaynaklar Bakanlığı, 12 Şubat 1992 tarihinde Ovacık Altın Madeni binalarının yapım iznini imzaladı.
Bu izin 10 yıl için geçerliydi ve işletmede siyanürle........