Smith, Ricardo ve Marx: Ücretlerin pazar fiyatı üzerine
Önümüzdeki ay 250 yılı geride bırakacak olan “Ulusların Zenginliği” kitabında, Adam Smith, üretimdeki bolluk ve darlık yılları ücretlerini analiz eder. “...Alışılandan biraz fazla bolluğun bazı işçileri tembelleştirdiğinden şüphe edilemez… Pahalılık yılları genel olarak halk tabakası için hastalık ve ölüm yıllarıdır. Bu (durum) ise onların çalışma ‘ürününü’ azaltmaktan geri koymaz.. Böylece, hizmetçilerin, gündelikçilerin de ücreti, pahalılık yıllarında çoğu kez azalır” diyerek, Smith aslında emeğin pazarın şartlarına mahkûm olduğunu teslim eder ve bu olguyu doğal fiyatlandırma olarak öngörür.
Smith’i görmeyen ama onu sıkıca okuyan David Ricardo (19’uncu yüzyıl başında yaşayan borsa simsarı) daha da ileri giderek, emekçinin emeğinden gelen artı değeri kâr oranıyla eşleştirir. Böylece, Ricardo’ya göre, işçi sıkı çalışırsa herkes mutlu olacak, doğadan gelen toprak ve diferansiyel rant kâra dönüşecektir.
Oysa yine klasik ekonomi politiğin sıkı takipçisi Karl Marx 1850’lerde emek değer kuramıyla hareket eden dünyaya yeni bir anlam katarak “artı değer”in yarattığı sömürüyle ilişkilendirdiği kâr oranlarını farklı analiz etmektedir. Marx, Smith’in emek değer kuramında büyük hatalar görmektedir. Öncelikle Smith emekçinin kendisini pazarda mal arzı ve talebine göre belirlenen ücretlerin bir parçası yaparak, metalaştırmaktadır. Marx’a göre, emekçi kapitalizmde feodalizmden farklı olarak kendisini değil, sadece emek gücünü metalaştırabilir. Smith feodalizmin bitişini ücretliye........
