Cumhuriyet ve Kırıkkanat krizi yönetemedi
Mine Kırkkanat’ın CHP’nin eski Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik “Kripto kılıç artığı” paylaşımı sorunluydu. “Kılıç artığı”, Aleviler ve azınlıkları yaftalayan, onur kırıcı bir tanımlamaydı. “Kripto” da Kılıçdaroğlu’nu aşağılayan, suçlayan, hakaret içeren bir yaklaşımdı.
Bu paylaşımına gelen tepkilerin ardından ne Kırıkkanat, krizi doğru yönetebildi, ne de Cumhuriyet. Kırıkkanat’ın, en baştan iki muhatabından da özür dilemek yerine, “…Kemal Kılıçdaroğlu’nun soyadına gönderme yaptığım ‘kılıç artığı’ söyleminin tarihteki katliamlarla ilgisini bilmiyordum” diyerek sadece Alevilerden özür dilemesi yetersizdi.
Cumhuriyet Yönetim Kurulu’nun açıklamasında da yayın ilkeleri anımsatıldı, ama Kırıkkanat’ın paylaşımına ilişkin açıkça tavır alınamadı. Böyle olunca da Kırıkkanat, yazılarına ara verdiğini ilan etmek zorunda kaldı; Cumhuriyet’te de bir başyazı yayımlandı. Fakat bu başyazıda da yine Kırıkkanat’ın adı anılmadan “bireysel bir hatadan ötürü Cumhuriyet’in Alevilere dönük tarihsel içtenliğinin yok sayılmasının adil olmadığı” vurgulandı; Kırıkkanat’ın Kılıçdaroğlu’na yönelik ifadelerine dair hiçbir şey söylenmedi.
Kırıkkanat, üç gün sonra Kılıçdaroğlu’nu aradı ve ardından “Kendisi hakkında yaptığım talihsiz paylaşım için içtenlikle özür diledim. Gösterdiği olgunluğa minnettarım” dedi de kriz öyle noktalandı.
Kuşkusuz Kırıkkanat, görüşlerini hakaret etmeden dile getirebilmeliydi. Ancak Kırıkkanat’ın hakaretleri, ona da Mahmut Övür’ün “insan artığı”, Kılıçdaroğlu’nun avukatı Celal Çelik’in de “ahlaksız, hain, gazeteci müsveddesi” demesine haklılık kazandırmaz.
Bir yazara, sözlerinden ötürü ceza soruşturması açılması da kabul edilemez. Yanlışın yanıtı soruşturma değil, doğruların anımsatılmasıdır. Kaldı ki, yazılarına ara vermesi de bir ceza.
İlker Başbuğ, “mülakat”ı yanlış biliyor
Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un, “36 saat süren Çanakkale röportajı” başlıklı yazısı hatalıydı.
Başbuğ, yazının başlığında “röportaj” diyordu, ama yazısında “Anafartalar Komutanı Mustafa Kemal ile Mülakatı” konu alıyordu. Elbette gazeteci Ruşen Eşref’in, Mustafa Kemal ile Çanakkale savaşı konusunda 1918’de yaptığı ve toplam 36 saat süren “mülakat”, tarihsel değeri bir yana, gazetecilik açısından da önemli.
Fakat Başbuğ, mülakat” sözcüğünün “röportaj” anlamına geldiğini sanıyor olacak ki, yazısında her iki tanımı da kullanıyor; hatta “Ruşen Eşref (Ünaydın), bu mülakatı ile Türk edebiyatını hem röportaj türüyle tanıştırmış” diyordu.
Halbuki eski dildeki “mülakat”ın günümüz Türkçesindeki karşılığı röportaj değil, söyleşi. Röportaj ile söyleşi iki ayrı gazetecilik yöntemi. Söyleşi soru cevap şeklinde yapılır, gazetecinin ortaya çıkan metindeki rolü daha sınırlıdır. Röportaj ise gazetecinin kendi gözlem, araştırma ve izlenimlerini de kattığı, edebi nitelikli gazetecilik ürünüdür.
Nitekim röportajın büyük ustası Yaşar Kemal, “Dünyadaki en iyi röportaj yazarları da büyük romancılardır” der. Dilbilimci Emin Özdemir de “Röportaj, bir doğruyu, bir gerçeği, araştırma, inceleme, gezip görme yoluyla ya da soruşturma yöntemiyle yansıtır. Çok kez öyküsel bir örüntü içinde gerçekleştirir bunu” diye tanımlar röportajı.
Günümüzde “söyleşi” ile “röportaj”ı karıştıran sadece İlker Başbuğ da değil, yaygın bir yanlış bu. Söyleşiye röportaj denerek, röportaj sıradanlaştırılıyor. Bırakın sokak sohbetçilerini, her gazeteci dahi röportaj........
