Devlet içinde devlet |
İnek gütmeye giden çocuklarla pilli el radyolarından bir türlü pürüzsüz dinleyemediğimiz futbol maçları için canımızın çok daha fazla sıkıldığı günlerden biri. D400 diye hafızamızda yer etmiş yoldan geçen arabaları izliyoruz. Orada, o güne kadar ancak iki üç farklı marka araba görmüş olduğumu fark etmiştim. Bunun birkaç katı farklı markayı tek seferde görünce büyük bir şaşkınlık yaşamıştım. Bunlar birden mi peyda oldu, öyleyse neden ve nasıl oldu yoksa bunlar bir tek bizim mahallede mi yoktu, anlayamıyordum. Bilmediğim dünyanın büyüklüğüne şaşıyordum. Belki onlarda da bir nebze şaşkınlık yaratırım diye, arkadaşlarıma anlatmak üzere bu farklı arabaları hafızama kaydetmeye çabalıyordum. Nafile! Bu kadarı zihnime fazla geldiğinden bir süre sonra farklarını karıştırıyordum.
En gözde arabamı bulmam aşağı yukarı benzer zamanlarda oldu. İki yandaki eve, sokağın tek üç katlı binasının bir katına, Ömer abinin bakkalının hemen üstüne bir sağlık ocağı açıldı. Doktorun bir arabası var, sormayın gitsin. Bir yanda şoför koltuğuna giydirilen 7 numaralı Oktay forması, diğer yanda arabanın arka kısmının diğer bütün bildiklerime göre daha kısa oluşu beni büyülüyordu. Yolunu gözlüyorum denir ya, öylesi. Ayıp olur diye çok yakından da bakamıyordum ama bir şekilde yanından geçerken gözlerimi olabildiğince kaydırıp detaylarını görmeye çalışıyordum düz yürümeye devam ederken.
Açıldıktan bilmem kaç ay sonra, memleketin gözünü diktiği bir ara yerel seçim öncesinde, Tansu Çiller sağlık ocağının açılışına geldiydi de o zaman kendimde biraz ayıp etme hakkı görüp, arabaya yakından daha dikkatli baktıydım. Öyle ya, ben de Başbakan gelip oturacak diye bir çekyatın sokağa çıkarılmış olmasına bir türlü akıl erdirememiş, nesnelerin zihnimdeki yerine ters düştüğü için ayıp bulmuş ama yine de çocuklarla bunun muhabbetini yapmamıştım. Başbakan gelince de uzaktan kısa bir süre bakınmış, çekyata oturdu mu diye bile beklememiştim. Herkesin ilgisi ona yönelmişken, doktorun karşı tarlaya park ettiği beyaz arabaya yönelmiştim.
Seçimlerin yapıldığı akşam, her akşam olduğu gibi haberleri izliyoruz. Bir vakit, henüz yeni alışmaya başladığımız kırmızı arka planlı son dakika bantları kanallarda sık görünmeye başladı. Bir kazadan bahsediliyor. Pek kavrayamıyordum. O gün ara seçim yapılan yerlerden birisi diye duyduğum Bucak’ta bir kaza oldu sanıyordum. Bir arada yer almalarına anlam verilemeyen insanların içinde bulunduğu bir arabanın Susurluk ilçesinde bir kamyonla kaza yaptığını anlamam zaman aldı. Kazada bir emniyet müdürü, kırmızı bültenle aranan bir kişi ve sevgilisi ölmüş. Soyadı Bucak olan bir milletvekili yaralı.
Yayınlanan kaza fotoğrafında arabanın bagaj kapağındaki yıldızlı amblem dikkatimi çekmişti. Buna benzeyen bir arabayı, Türkiye’ye kaçak getirdiği için yargılanan Tanju haberlerinden biliyordum. Arabanın bende yarattığı çağrışım pek de olumlu değildi haliyle. Bu bana özgü olmamalıydı ki yine o zamanlar yeni öğrendiğim, birbirine geçmiş dört halkalı amblemi olan bir araba markası, “bizde asla bulamayacağınız aksesuarlar” diyerek içinde çokça dolar, silah, tesbih gibi bir araya geldiğinde mafyaya işaret eden nesnelerin bulunduğu reklamlar yaptıydı.
Camcının yakın mesafe işler için kullandığı bir bisikleti vardı. Sele ile gidon arasında uzanan düz bir borunun bulunmadığı, düşük girişli, vitesli, parlak pembe renkteki bu bisiklet, bir ikincisini görmediğim türdendi. Nereden buldu, parasını alamadığı bir iş karşılığı mı el koydu, çok mu ucuza denk getirdi de aldı, bilemiyorum. Sürerken bedeninin altında gayet küçük kalan bisiklete kız bisikleti diyenlere kafasını bile çevirmediğini iyi hatırlıyorum ama.
Ben onun kadar cesur değilmişim. Öğle arasında eve yemeğe gidiş gelişlerimde kullanmam için verdiği bisikleti, nasıl olduysa üç-dört yıl sadece ben kullandım. Lise ikiye giderken artık ben de bir kız bisikleti olduğuna kanaat getirip, bisikleti Camcının dükkanının önünde paslanmaya bıraktım. Oysa en az iki yıl daha kullanırdım. Hem de o kadar emek harcamışken. Hem “şu güzel bisikletine atlayıver de” diye başlayan cümleleriyle beni iplik, süzgeç, tavuk yemi artık o an ihtiyacı neyse almaya gönderen Şerife Tezye’nin ısırgan otlu kömbesi varken.
Şerife Teyze’yi severdim. Hacdan dönerken kendisine daha yakın bulduklarına biraz deve etiyle bir ezan okuyan saat hediye ettiydi. Minaresi olan, cami görünümlü yeşil bir masaüstü saati. Allah kabul etsin de bütün numarası, alarm kurulan saatte bir ezan kaydının devreye girmesinden ibaretti. Gün gün, vakit vakit ezan saatlerini takip edip de kendi kendine ezan okuyor olsaydı aklımı yitirirdim. Eve gelen misafirlere........