Ayhan Abi
“Dikkat dikkat! Sayın profosor, sayın hemşireye! Sayın profosor, sayın hemşireye! Elazığ’da Hasan; Malatya’da Ali…” Mahallemizin delisi Ayhan Abi’nin bu sözlerle başlayan performansına bilmem kaç kere şahitlik ettim. Keyfi yerindeyse ve adabınca sorulmuşsa hemen oturuşunu düzeltir, yıllar içerisinde ancak sınırlı ekleme ve çıkarmalarda bulunduğu performansını sergilemeye başlardı. Her seferinde bir yandan kulak kesilir ezberimi sınardım; diğer yandan performansı sırasında tam karşısına diktiği gözleriyle ortaya koyduğu disiplini bozup bozmayacağını takip etmeye çalışırdım.
Ayhan Abi uzunca boyluydu. Geniş siyah şalvarın üzerinde hiç sırıtmadığı iri bir cüsseye, başka hiçbir insanda görmediğim ölçüde kalın, kat kat olmuş bir enseye sahipti. Sağ bileğinin üstünde neredeyse bir çocuk yumruğundan daha büyük bir şişlik vardı. Bizim duyumsadığımız dünyadan uzaklaştığı anlarda birden sol ayağını diğerinin arkasından sürüklermiş gibi koşturmaya başlar, bu anda sağ bileğini de olabildiğince ısırırdı. Şişliğin sebebi buydu. Sonra bir hâl gelir, sakinleşir ya bir yere oturur ya da koşusunu rahat bir yürüyüşe dönüştürürdü. Bu esnada ağzından çıkanlar ya anlaşılmaz ya da bizler için anlamlı bir bütünlük taşımazdı. Ama bir süre sonra bizim dünyamıza bir yönelirdi.
***
Kuveyt’in işgali ve Körfez Savaşı zamanları. 6 yaşına girmediğim aşikâr. Siyah beyaz televizyonumuzda sadece TRT var. Bu yüzden benim için televizyonu açmak ile TRT’yi açmak aynı şey. Çocuklarla oyun oynarken içimizden birisinin, Susam Sokağı başlıyoooo, bağırışıyla hızla uzaklaşması üzerine, acaba bizim televizyonda da başlar mı, diye kendi kendime soruşumdan anlıyorum: İnsanların televizyonlarını açtıklarında aynı anda aynı yayını izlediklerini henüz kavramış değilim. Kendimi bir an için Benedict Anderson’a teslim edersem, henüz hayalî bir cemaatin radarına girecek soyutlama düzeyine erişememişim.
Her gün haberlerde savaş uçaklarını görüyorum. O zamana kadar hiçbir ismi Saddam Hüseyin ismi kadar sık işitmediğimden eminim. Komşumuz Mevlüt Abi’nin Saddam’ın okula nasıl atla gittiğini öykünür bir yüz ifadesiyle anlatışı gözümün önünde. Bundan mıdır yoksa ismini tamamladığından mı, bizden biraz küçük oğlu Hüseyin’e 'Saddam Hüseyin' diyoruz. Bir yandan Ramboculuk oynuyoruz ama Amerikalılar kötü, onu hissediyorum. O zamanlar, bu yaşıma geldim daha görmedim, sızlanmalarıma tümleç ettiğim evrenimin merkezi Adana. Televizyondan Amerikan uçaklarının İncirlik diye bir yerden kalkacağını, İncirlik’in ise Adana’da olduğunu öğreniyorum. Günler sonra o uçakların seslerini duyuyor, kimi zaman kendisini görüyorum. O kadar çok gürültüyle geçiyorlar ki endişeleniyorum.
Bir gün cebimdeki parayla Bakkal Nuri Abi’den bir poşet sebze aldım: Birkaç domates, patates, patlıcan, biber. Komşumuzun odunluğunu gözüme kestirdim. Bir köşesini temizledim; düzenleyip, iki minder attım. Bir tencereyi de kaptıktan sonra annemi, yeni öğrendiğim........
