Zenginlerin iktidarı, yoksulların yükü: Oligarşi çağında Demokrasi mümkün mü?

Dünya, uzun süredir söylendiği gibi yalnızca “zor bir dönemden” geçmiyor; bizzat yeni bir rejimin içinde yaşıyor. Bu rejimin adı demokrasi değil, refah devleti ise hiç değil. Oxfam’ın son Küresel Eşitsizlik Raporu’nun açık biçimde ortaya koyduğu üzere, bugün hâkim olan düzen zenginlerin iktidarını kurumsallaştıran bir oligarşi düzenidir. Servet, iktidar ve karar alma mekanizmaları tarihte eşi görülmemiş ölçüde dar bir azınlığın elinde yoğunlaşırken, milyarlarca insan için hayat her geçen yıl daha pahalı, daha güvencesiz ve daha baskıcı hale geliyor. Bu tabloyu piyasanın doğal işleyişi ya da geçici küresel dalgalanmalarla açıklamak artık mümkün değil; karşımızdaki gerçek, bilinçli politik tercihlerin ürünü olan kalıcı bir eşitsizlik rejimidir.

Bugün yaşanan kriz, yalnızca ekonomik göstergelerdeki bozulmayı değil, demokrasinin içinin sistematik biçimde boşaltılmasını ve siyasal gücün birkaç bin kişilik bir zümrede toplanmasını ifade ediyor. Dünyanın en zengin 12 kişisinin servetinin, küresel nüfusun en yoksul yarısının toplam birikimine eşitlenmiş olması bu düzenin çarpıcı bir özeti niteliğinde. Bir yanda servetini katlayan dar bir azınlık, diğer yanda ise yoksulluk, açlık ve önlenebilir hastalıklarla mücadele eden milyarlarca insan var. Oxfam verileri, eşitsizliğin artık yalnızca ekonomik bir sorun olmadığını; siyasal alanı daraltan, yurttaşların eşit söz hakkını aşındıran ve otoriterleşmeyi besleyen yapısal bir tehdide dönüştüğünü açıkça gösteriyor.

Servet yoğunlaştıkça demokrasi giderek biçimsel bir çerçeveye sıkışıyor. Araştırmalar, gelir ve servet uçurumunun büyümesinin demokrasilerin çözülme riskini en güçlü biçimde artıran faktörlerden biri olduğunu ortaya koyuyor. Türkiye’de de tablo farklı değil. Servet artışı toplumun geniş kesimlerine yayılmak bir yana, gelir ve servet eşitsizliği dramatik biçimde derinleşiyor. Milyoner sayısındaki yükseliş, üretken dönüşümlerin ya da yapısal reformların değil; ekonomik istikrarsızlığın, enflasyonist süreçlerin ve finansal çarpıklıkların bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Bu eğilim, eşitsizliğin Türkiye’de de artık yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal ve toplumsal bir kırılmaya dönüştüğünü açık biçimde ortaya koyuyor.

Oxfam verileri, küresel servet dağılımındaki kopuşun artık inkâr edilemez boyutlara ulaştığını ortaya koyuyor. Dünya genelinde milyarder sayısı ilk kez 3 bini aşmış durumda. 2020’den bu yana milyarderlerin toplam serveti artarak 8,2 trilyon dolarlık bir büyüme kaydetti. Kasım 2025 itibarıyla sayıları 3 bini aşan bu dar grubun toplam serveti 18,3 trilyon dolara ulaşarak tarihsel bir rekor kırdı. Yalnızca son bir yılda servetlerine eklenen 2,5 trilyon dolar, küresel ölçekte yaşanan krizlerin kimler için yıkım, kimler için fırsat anlamına geldiğini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.

Üstelik bu artış yalnızca büyük değil, aynı zamanda olağanüstü bir hızla gerçekleşiyor. Son bir yıldaki ,2’lik servet artışı, pandemi sonrası dönemde 2020’den bu yana görülen ortalama büyüme hızının tam üç katına karşılık geliyor. Küresel ölçekte savaşlar, iklim felaketleri, yüksek enflasyon ve yaşam maliyetlerindeki artış geniş toplum kesimleri için ağır bir yük yaratırken, dünyanın en zenginleri için bu dönem adeta yeni bir “altın çağ”a dönüşmüş durumda.

Servet patlaması yalnızca belli ülkelerle sınırlı değil. En keskin artış ABD’li milyarderlerde görülse de, dünyanın geri kalanında da milyarder servetleri çift haneli oranlarda büyüyor. Oxfam raporu, bu tablonun arkasında özellikle ABD’de Trump yönetimi döneminde hayata geçirilen, düzenlemeleri gevşeten ve küresel ölçekte şirket vergilerini artırmaya yönelik girişimleri baltalayan politikaların belirleyici olduğunu vurguluyor. Bu tercihler, yalnızca ABD’de değil, küresel ölçekte en zengin kesimlerin lehine sonuçlar üreterek servet yoğunlaşmasını hızlandırdı.

Servetin bu ölçüde dar bir azınlıkta toplanması tabloyu daha da çarpıcı hale getiriyor. Dünyanın en zengin 10 milyarderi toplamda 2,4 trilyon dolarlık bir serveti kontrol ederken, dünyanın en zengin 12 kişisinin sahip olduğu servet, dünya nüfusunun en yoksul yarısının toplam birikimine eşitlenmiş durumda. Milyarderlerin yalnızca son bir yılda elde ettiği ek servet, dünya üzerindeki her bireye yaklaşık 250 dolar dağıtılmasına yetecek büyüklükte.

Buna karşın açlık, yoksulluk ve barınma krizi derinleşmeye devam ediyor. Milyarlarca insan temel ihtiyaçlara erişimde zorlanırken, servetin bu denli dar bir kesimin elinde toplanması artık yalnızca ekonomik ya da ahlaki bir sorun olmaktan çıkmış durumda. Bu tablo, siyasal gücün de giderek aynı azınlıkta yoğunlaştığını gösteriyor. Oxfam’ın altını çizdiği gibi, içinde bulunduğumuz dönem boşuna “milyarderlerin on yılı” olarak tanımlanmıyor; çünkü bu süreçte birkaç bin kişinin hayatlarımız üzerindeki etkisi ve belirleyiciliği tarihte hiç olmadığı kadar artmış durumda.

Tablo: Küresel Eşitsizlik, İki Dünya Arasındaki Uçurum

Uzun yıllar boyunca küresel ekonomik düzenin savunucuları, eşitsizliği ikincil bir sorun olarak sunan basit bir anlatıya yaslandı: “Önemli olan yoksulluğun azalması.” Oxfam’ın Küresel Eşitsizlik Raporu ise bu söylemin artık geçerliliğini yitirdiğini net biçimde ortaya koyuyor. 2020 sonrasında küresel yoksulluk azalmak bir yana, birçok bölgede yeniden artışa geçti. 2022 yılı itibarıyla dünya nüfusunun neredeyse yarısı, yani 3,83 milyar insan yoksulluk içinde yaşıyor. Mevcut gidişat değişmezse, 2050 yılında dahi 2,9 milyar insanın — dünya nüfusunun yaklaşık üçte birinin — yoksulluktan kurtulamayacağı öngörülüyor.

Bu tablo, sistemin işleyişine dair temel bir çelişkiyi gözler önüne seriyor. Milyarderler servetlerine servet katarken, milyarlarca insan yoksulluk, açlık ve önlenebilir hastalıklarla mücadele ediyor. Bugün dünyada her dört kişiden biri orta ya da şiddetli düzeyde gıda güvensizliği yaşıyor; düzenli olarak öğün atlamak zorunda kalıyor. Açlık ve gıda güvensizliği yaşayan nüfus, 2015–2024 döneminde B,6 oranında artmış durumda. Gıda fiyatları, hemen her ülkede ücret artışlarının çok üzerinde seyrederken, sağlıklı beslenme milyonlarca hane için bir lüks haline geliyor.

Üstelik bu durum yalnızca düşük gelirli ülkelerle sınırlı değil. Avrupa ve Kuzey Amerika gibi dünyanın en zengin bölgelerinde dahi on milyonlarca insan gıda güvencesinden yoksun durumda. Bu gerçek, sorunun “yetersiz kaynak”tan değil; kaynakların kimler için ve hangi önceliklerle seferber edildiğinden kaynaklandığını açıkça ortaya koyuyor. Küresel ekonomi, üretilen değeri toplumun geneline yaymak yerine, sistematik biçimde en tepedeki küçük bir azınlıkta yoğunlaştırıyor.

Eşitsizlik yalnızca gelir düzeyleriyle sınırlı kalmıyor; barınma, sağlık ve eğitim alanlarında da derinleşiyor. Bugün dünya genelinde yaklaşık 2,8 milyar insan yeterli barınma koşullarından mahrum. Düşük gelirli ülkelerde okul çağındaki çocuk ve gençlerin üçte biri eğitime erişemiyor. Evrensel sağlık hizmetlerine erişimde son yıllarda kayda değer bir ilerleme sağlanamazken, yaklaşık iki milyar insan hane bütçesinin ’unu aşan “yıkıcı” sağlık harcamalarıyla karşı karşıya kalıyor.

Yoksulluğun yükü ise toplumun tüm kesimlerine eşit dağılmıyor. Kadınlar ve engelli bireyler, eşitsizlikten çok daha sert biçimde etkileniyor. Kadınlar, küresel ekonomiye her gün en az 10,8 trilyon dolar değerinde katkı sağlayan toplam 12,5 milyar saat ücretsiz bakım emeği sunarken, bu emeğin karşılığı ekonomik sistemde neredeyse hiç görünür kılınmıyor. Böylece eşitsizlik, yalnızca gelir farkları üzerinden değil; toplumsal roller ve görünmez emek üzerinden de yeniden üretiliyor.

Ortaya çıkan tablo net: Milyarderlerin servetleri rekor hızlarla artarken, milyarlarca insan için yoksulluk, açlık, barınma ve sağlık krizleri kalıcı hale geliyor. Bu durum artık geçici bir sosyal sorun değil; ekonomik kaynakların ve politik tercihlerin kimlerin lehine işlediğini gösteren yapısal bir eşitsizlik rejimine işaret ediyor.

Oxfam raporunun merkezindeki en kritik tespitlerden biri, ekonomik eşitsizliğin artık doğrudan siyasal eşitsizliğe dönüşmüş olmasıdır. Servet yoğunlaştıkça demokrasi yalnızca biçimsel........

© 12punto