menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye ekonomisinde büyümenin kompozisyon krizi: Niceliksel büyüme, niteliksel zayıflama

4 0
friday

Türkiye ekonomisi 2026 yılının ilk çeyreğinde %2,5 oranında büyüyerek teknik olarak büyüme serisini sürdürmüş ve kesintisiz büyüme performansını 23. çeyreğe taşımıştır. Ancak ekonomik performansı değerlendirirken yalnızca büyümenin varlığına değil; bu büyümenin hangi dinamiklerle üretildiğine, hangi sektörler tarafından taşındığına, ortaya çıkan katma değerin toplum kesimleri arasında nasıl paylaşıldığına ve nihayetinde refaha ne ölçüde dönüştüğüne bakmak gerekmektedir. TÜİK verileri, ekonominin kâğıt üzerinde büyümeye devam ettiğini ortaya koyarken; sanayide daralma yaşandığını, ihracatın çift haneli gerilediğini ve büyümenin ağırlıklı olarak iç tüketim ile hizmetler sektörü tarafından taşındığını da göstermektedir.

Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış Gayrisafi Yurtiçi Hasıla (GSYH)’nın bir önceki çeyreğe göre yalnızca %0,1 artmış olması ise ekonomik faaliyetteki yavaşlamanın dikkat çekici bir göstergesidir. Bu nedenle bugün sorulması gereken temel soru, ekonominin ne kadar büyüdüğü değil; bu büyümenin ne kadar sürdürülebilir, üretken, kapsayıcı ve adil olduğudur. Çünkü ekonomik büyümenin gerçek anlamı, yalnızca istatistiksel göstergelerin yükselmesi değil; vatandaşın gelirine, satın alma gücüne ve yaşam kalitesine yansıyan kalıcı bir refah artışı yaratabilmesidir. 2026 yılı ilk çeyrek verileri ise Türkiye ekonomisinin büyümenin miktarından çok, niteliğinin tartışılması gereken bir döneme 

POTANSİYELİN ALTINDA KALAN BÜYÜME: Büyüme Var Ama Gücü Yetersiz

Türkiye ekonomisi 2026 yılının ilk çeyreğinde yıllık bazda %2,5 büyüdü. Ancak bu oran, bir önceki çeyrekte kaydedilen %3,4’lük büyümenin gerisinde kaldığı gibi piyasa beklentilerini de karşılayamadı. Daha da önemlisi, Türkiye ekonomisi için genel kabul gören yaklaşık %5’lik potansiyel büyüme hızının belirgin şekilde altında gerçekleşti. Bu durum, ekonominin sahip olduğu üretim kapasitesini ve kaynaklarını tam anlamıyla kullanamadığını göstermektedir.

Ancak büyüme tartışmalarında asıl odaklanılması gereken konu oranların kendisinden çok, bu büyümenin hangi dinamikler tarafından üretildiğidir. Çünkü bir ekonominin geleceğini belirleyen unsur büyümenin miktarı kadar niteliğidir.2026 yılının ilk çeyreğinde büyümeye en güçlü katkı; bilgi ve iletişim faaliyetleri, tarım, ticaret, ulaştırma, konaklama ve yiyecek hizmetleri, finans ve sigorta faaliyetleri ile inşaat sektöründen gelmiştir. Buna karşılık sanayi sektöründe daralma yaşanmış, ihracat ciddi ölçüde zayıflamış ve büyümenin temel sürükleyicisi yine iç tüketim olmuştur.

Bu tablo, Türkiye ekonomisinin hâlen üretim ve verimlilik odaklı bir dönüşüm gerçekleştiremediğini göstermektedir. Yüksek katma değer üreten sanayi yatırımları yerine hizmetler, tüketim ve inşaat eksenli bir büyüme yapısının ağırlığını koruduğu görülmektedir. Oysa sürdürülebilir kalkınma; üretim kapasitesini artıran, teknolojik dönüşümü hızlandıran, ihracat gücünü yükselten ve rekabet avantajı oluşturan sektörlerin öncülüğünde mümkün olabilir.

Dolayısıyla bugün Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu şey yalnızca daha yüksek büyüme rakamları değildir. Asıl ihtiyaç; üretimi, verimliliği, teknolojiyi ve insan kaynağını merkeze alan daha nitelikli, daha kapsayıcı ve daha sürdürülebilir bir büyüme modelinin hayata geçirilmesidir. İlk çeyrek verileri, mevcut büyüme kompozisyonunun bu hedefe ulaşmak için hâlâ önemli yapısal dönüşümlere ihtiyaç duyduğunu göstermektedir.

GSYH’NİN DAĞILIMI: Rakamların Ardındaki Yapısal Çarpıklık

Ekonomik büyüme tek başına bir sonuçtur; asıl önemli olan ise bu sonucun hangi kaynaklardan beslendiği ve ortaya çıkan değerin toplumun farklı kesimleri arasında nasıl paylaşıldığıdır. Bu nedenle büyüme rakamlarını değerlendirirken yalnızca Gayrisafi Yurtiçi Hasıla’nın ne kadar arttığına değil, bu artışın hangi sektörlerden geldiğine, hangi harcama kalemleri tarafından desteklendiğine ve gelir dağılımına nasıl yansıdığına da bakmak gerekir.

GSYH; üretim, harcama ve gelir yöntemleriyle hesaplanabilen bütüncül bir makroekonomik göstergedir. Her ne kadar Türkiye’de hesaplamalarda ağırlıklı olarak üretim yöntemi esas alınsa da, üç yaklaşım birlikte değerlendirildiğinde büyümenin niteliğine ilişkin çok daha kapsamlı ve gerçekçi bir tablo ortaya çıkmaktadır.2026 yılının ilk çeyrek verileri bu açıdan incelendiğinde dikkat çekici bir sonuçla karşılaşılmaktadır. Üretim cephesinde sektörler arasında belirgin bir ayrışma yaşanırken, harcama tarafında büyümenin ağırlıklı olarak tüketime dayandığı görülmekte; gelir dağılımı verileri ise ekonomik büyümenin toplumun tüm kesimlerine dengeli biçimde yansımadığını ortaya koymaktadır.

Başka bir ifadeyle, ekonomide büyüme devam etmekte; ancak üretim yapısı, harcama kompozisyonu ve bölüşüm ilişkileri birlikte değerlendirildiğinde bu büyümenin dengeli, kapsayıcı ve sürdürülebilir bir kalkınma modeline dönüştüğünü söylemek güç görünmektedir. Nitekim ilk çeyrek verileri, Türkiye ekonomisinin yalnızca büyüme hızını değil, büyümenin kalitesini ve toplumsal etkilerini de tartışmayı zorunlu kılmaktadır.

1) Üretim Yöntemiyle Büyümenin Biçimsel Anatomisi: Sanayide Alarm Zilleri

Bir ekonominin sağlıklı büyüyüp büyümediğini anlamanın en güvenilir yollarından biri, büyümenin hangi sektörlerden kaynaklandığını incelemektir. Çünkü sürdürülebilir büyüme, yalnızca toplam üretimin artmasıyla değil; üretimin sektörler arasında dengeli dağılması, verimlilik yaratması ve uzun vadeli rekabet gücünü desteklemesiyle mümkündür.

TÜİK'in 2026 yılı birinci çeyrek verileri bu açıdan değerlendirildiğinde, ekonomide homojen bir büyümeden ziyade sektörler arasında belirgin bir ayrışmanın yaşandığı görülmektedir. Bazı sektörler büyümeye güçlü katkı verirken, ekonominin üretim kapasitesini ve ihracat gücünü belirleyen alanlarda ciddi zayıflıklar dikkat çekmektedir.

* Sanayide Alarm Zilleri: Üretimin Omurgasında Daralma: Ekonomik kalkınmanın temel taşı olan sanayi sektörü, yılın ilk çeyreğinde yüzde 0,8 oranında küçülmüştür. Bu gelişme, büyüme verilerinin en dikkat çekici ve en kaygı verici yönlerinden biridir. Çünkü sanayi yalnızca üretim yapan bir sektör değil; aynı zamanda ihracatın, teknolojik dönüşümün, verimlilik artışının ve nitelikli istihdamın da temel kaynağıdır. Yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan güçlükler, zayıflayan dış talep ve üretim maliyetlerindeki artışlar sanayideki ivme kaybının başlıca nedenleri arasında yer almaktadır. Üretim gücünü kaybeden bir ekonominin uzun vadede sürdürülebilir refah üretmesi ve orta gelir tuzağını aşması son........

© 12punto