menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kasa kazanıyor, toplum kaybediyor: Bağımlılığın ekonomik ve politik arka planı

14 12
02.01.2026

Bugün uyuşturucudan sanal kumara, yasadışı bahisten “yasal” şans oyunlarına uzanan geniş bir alanda tek bir değişmeyen gerçek var: Kasa kazanıyor, toplum kaybediyor. Bir ülkede uyuşturucu satıcısı da, sanal kumar baronu da, yasadışı bahis şebekesi de aynı cümleyi rahatlıkla kurabiliyor: “Merak etme, sistem benim için çalışıyor.” Bu söz artık bir suç itirafı değil; bağımlılığın nasıl ekonomik, siyasal ve kültürel bir kazanç düzenine dönüştüğünün açık bir özeti.

Bağımlılık, bireysel zayıflık söyleminin çok ötesine geçerek, bilinçli tercihlerle beslenen görünmez bir iktidar alanı haline gelmiş durumda. Kimin kasası olduğu zaman zaman değişse de sonuç değişmiyor: Borçlanan gençler, dağılan aileler, aşınan adalet duygusu ve geleceği sistematik biçimde ipotek altına alınmış bir toplum. Uyuşturucu, sanal kumar, yasal şans oyunları ve yasadışı bahis farklı kanallardan ilerliyor olabilir; ancak hepsi aynı toplumsal çürümeye, derinleşen gelir adaletsizliğine ve ortak bir kayba hizmet ediyor.

UYUŞTURUCUYA KORKU, KUMARA HOŞGÖRÜ: Türkiye’nin Derin Çifte Standardı

Türkiye’de uyuşturucuya karşı toplumsal refleks güçlüdürve bu da haklı bir tutumdur. Kimse “biraz eroin”, “kontrollü metamfetamin” gibi ifadelerle bu tehlikeyi masumlaştırmaz. Ancak konu kumar ve bahis olduğunda aynı netlik ortadan kaybolur.

Sanal kumar bağımlılığı bugün Türkiye’de sessiz bir salgın gibi yayılıyor. Bu bağımlılık; gösterişli sokak satıcılarıyla değil, kredi kartı ekstreleriyle, icra dosyalarıyla, gizlenen borçlarla ve dağılan ailelerle kendini gösteriyor. Gençler, daha düzenli bir gelire kavuşmadan borçlanıyor; aileler çocuklarının ne yaşadığını çoğu zaman çok geç fark ediyor.

Buna rağmen kumar hâlâ “irade meselesi” diye sunuluyor. Oysa bilimsel veriler açıktır ve kumar bağımlılığı, beyin kimyasını değiştiren, dürtü kontrolünü bozan ve madde bağımlılığıyla benzer nörolojik etkilere sahip bir hastalıktır. Buna rağmen kumarın hâlâ ahlaki bir zayıflık gibi tartışılması, toplumsal bir inkâr biçimidir.

Bu noktada mesele sadece kültürel bir çifte standart mı, yoksa bilinçli bir kamu politikası tercihi mi sorusu kaçınılmaz hale geliyor. Çünkü bağımlılığa yönelik refleksler, ülkelerin ahlaki söylemlerinden çok; devletin neyi risk, neyi gelir olarak gördüğüyle şekilleniyor. Bu fark, ancak uluslararası karşılaştırmalar yan yana konulduğunda görünür oluyor.

İşte tam da bu nedenle, farklı ülkelerin kumar, bahis ve uyuşturucuya nasıl yaklaştığına bakmak, Türkiye’deki “korku–hoşgörü” dengesizliğinin tesadüf olmadığını gösteriyor. Aşağıdaki tablonun ortaya koyduğu gerçeklere göre Türkiye, bağımlılığı ne mutlak bir tehdit olarak tanımlıyor ne de tutarlı bir sağlık politikasıyla ele alıyor. Ceza, tedavi ve gelir arasında sıkışmış bu yaklaşım, sorunu çözmek yerine görünmez kılıyor. Gelir kalemi olarak görülen her bağımlılık türü, bedelini bireye ve aileye yüklüyor.

Tablo: Ülkelerde Bağımlılığa Yaklaşım Karşılaştırması

YASAL OLAN MASUM DEĞİLDİR: Devletin Kurduğu Dil, Ürettiği Risk

Devlet denetiminde yürütülen şans oyunları söz konusu olduğunda dil neredeyse hiç değişmez ve “eğlence”, “küçük bir heyecan”, “şans” gibi ifadeler öne çıkar.Ancak bu dilin hedef kitlesi tesadüf değildir. Şans oyunlarının pazarlaması, çoğunlukla gelir güvencesi zayıf, sosyal hareketlilik kanalları daralmış kesimlere yöneliktir. Çalışarak yükselme umudunun zayıfladığı bir ülkede, şans üzerinden kurulan hayaller daha kolay alıcı bulur.

Bu noktada devletin çelişkisi büyür. Bir yandan yasadışı bahisle mücadele ettiğini söylerken, diğer yandan kumarı normalleştiren bir kültürel iklim üretir. Bu iklimde büyüyen çocuklar için kumar, yasak bir tehlike değil; hayatın olağan bir parçası haline gelir.Bu çelişki çözülmeden yapılan her düzenleme eksik, her kampanya göstermelik kalır.

FUTBOL, BAHİS VE REKABETİN EROZYONU: Sporun Masumiyeti Bitti

Türkiye’de son dönemde futbolcuların, teknik ekiplerin ve bazı kulüp yöneticilerinin sanal bahisle ilişkilendirilmesi, kamuoyuna çoğu zaman “bireysel hata” veya “etik dışı davranış” başlığıyla sunuluyor. Oysa bu vakalar tekil bir ahlak sorunu değil; sporun ekonomik ve yönetsel yapısına sızmış daha büyük bir sistemin işaret fişekleridir.

Çünkü bahisle temas eden bir spor düzeninde artık yalnızca birkaç kural ihlalinden değil, rekabetin kendisinin aşınmasından söz ederiz. Sporun varlık nedeni belirsizliktir ve bu, sonucun önceden bilinmemesi, emeğin karşılık bulması ve adalet duygusunun korunmasıyla ilgilidir. Bahis ise tam tersine, bu belirsizliği yönetilebilir ve hatta manipüle edilebilir hale getirmeye çalışır. Bu iki mantık aynı anda ne kadar “bir arada” durabilir, asıl soru budur.Tam da bu noktada sıkça dile getirilen savunma devreye girer ve “spor ile bahis arasındaki temasın kaçınılmaz olduğu” ileri sürülür.

İlk bakışta bu argüman ikna edici gibi görünebilir. Küresel ligler, sponsorluklar, yayın gelirleri ve dijital platformlar düşünüldüğünde, bahisle temasın tamamen sıfırlanması gerçekten zor........

© 12punto