menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Büyüme var, adil paylaşım yok: Gelir artıyor, eşitsizlik derinleşiyor

12 15
yesterday

Türkiye ekonomisi kâğıt üzerinde büyüyor. Ortalama gelirler hızla yükseliyor, toplam pasta genişliyor ve resmî göstergeler “olumlu” bir tabloya işaret ediyor. Ancak bu büyümenin kimin cebine girdiği, kimin hayatına gerçekten dokunduğu sorusu, tam da bu noktada kaçınılmaz biçimde öne çıkıyor. Çünkü rakamlar yükselirken, gündelik hayatın yükü hafiflemiyor; refah artışı geniş toplum kesimleri için somut bir karşılığa dönüşmüyor.

TÜİK’in 2025 Gelir Dağılımı İstatistikleri, bu çelişkiyi bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. En yüksek gelire sahip yüzde 20’lik kesim toplam gelirin yüzde 48’ini alırken, en düşük yüzde 20’nin payı yalnızca yüzde 6,4’te kalıyor. Başka bir ifadeyle, ülkede üretilen gelirin neredeyse yarısı nüfusun beşte birinde toplanıyor. Bu tablo, gelir uçurumunun daralmadığını; aksine kalıcılaştığını, alım gücünün istatistiklerin gerisinde kaldığını, bölgesel farkların ve hane yapısına bağlı kırılganlıkların giderek derinleştiğini gösteriyor.

Bu nedenle mesele artık “büyüme var mı?” sorusu değil; büyümenin kimler için gerçekleştiği, ne ölçüde refaha dönüştüğü ve toplumsal fay hatlarını nasıl zorladığıdır. TÜİK’in 2025 verileri, ortaya çıkan manzarayı yalnızca ekonomik bir fotoğraf olmaktan çıkarıyor; aynı zamanda sosyal gerilimi, sınıfsal ayrışmayı ve kırılganlık alanlarını görünür kılan güçlü bir uyarıya dönüştürüyor.

Ortalama gelirlerdeki hızlı artış ilk bakışta olumlu bir gelişme gibi görünse de, bu artıştan kimlerin ne ölçüde faydalandığı sorusu yanıtlanmadan ekonomik başarıdan söz etmek mümkün değil. Çünkü büyüme, ancak adil paylaşıldığı ölçüde anlam kazanıyor. Aksi halde yükselen rakamlar, daralan hayatların üzerini örten bir istatistik perdesine dönüşüyor.

Bu yazıda, TÜİK’in 2025 yılı gelir dağılımı verileri temel alınarak Gini katsayısı ve P80/P20 oranı gibi göstergeler ışığında Türkiye’deki gelir eşitsizliği çok boyutlu biçimde ele alırken; OECD ülkeleriyle karşılaştırmalar ve sektörler, iller-bölgeler bazındaki farklılıklar üzerinden, büyüyen ekonominin neden adil bir refah üretemediğini çok ayrıntılı bir şekilde analiz etmeye çalıştım.

Gelir dağılımına ilişkin uzun dönemli veriler, Türkiye’de büyümenin kimler için gerçekleştiğine dair oldukça net ve kalıcı bir tablo sunuyor. Aşağıdaki tabloda da görüleceği üzere; 2016–2025 dönemine bakıldığında, en yüksek gelire sahip yüzde 20’lik kesimin toplam gelirden aldığı payın istikrarlı biçimde yüzde 46–48 bandında seyrettiği görülüyor. 2025 yılı itibarıyla bu oran yüzde 48’e ulaşmış durumda. Başka bir ifadeyle, ülkede yaratılan toplam gelirin neredeyse yarısı, nüfusun yalnızca beşte birine gidiyor.

Buna karşılık en düşük gelir grubundaki yüzde 20’lik kesimin toplam gelirden aldığı pay, aynı dönemde yüzde 5,9 ile yüzde 6,4 aralığında sıkışıp kalmış durumda. 2025’te bu oran yüzde 6,4 olarak hesaplanıyor. Aradan geçen yaklaşık on yıllık sürede alt gelir grubunun payında kayda değer bir iyileşme yaşanmaması, eşitsizliğin geçici değil, yapısal bir nitelik kazandığını gösteriyor. Büyüyen ekonomide pastanın boyutu artıyor, ancak pastadan alınan dilimler yer değiştirmiyor.

İkinci ve üçüncü yüzde 20’lik gelir gruplarının payları da büyük ölçüde yerinde sayarken, dördüncü yüzde 20’lik kesimin payının yüzde 20–21 bandına sıkışması, orta sınıfın da gelirden aldığı pay açısından dar bir alana hapsolduğunu düşündürüyor. Bu yapı, gelir dağılımındaki sorunun yalnızca en alt ile en üst arasındaki uçurumdan ibaret olmadığını; toplumun geniş kesimlerinin büyümeden sınırlı pay aldığı bir denge oluştuğunu ortaya koyuyor.

Yıllar içinde teknik olarak küçük dalgalanmalar yaşansa da, aradaki makas kapanmıyor. Üst gelir grubunun payını koruduğu, alt gelir grubunun ise düşük seviyelere sıkıştığı bir denge kalıcılaşıyor. Bu durum, ekonomik büyümenin toplumsal tabana yayılmadığını; gelir artışının ağırlıklı olarak zaten avantajlı konumda olan kesimlerde yoğunlaştığını açık biçimde gösteriyor.

Gelirin bu şekilde yukarıda toplanması, yalnızca bir istatistik meselesi değil; sosyal hareketliliği sınırlayan, fırsat eşitliğini zayıflatan ve kuşaklar arası geçişleri zorlaştıran bir sorun alanı yaratıyor. Alt gelir gruplarının toplam pastadan aldığı payın uzun yıllar boyunca değişmemesi, yoksulluğun ve kırılganlığın geçici bir dönemsel sorun değil, kalıcı bir yapı haline geldiğini düşündürüyor.

Bu tablo, büyümenin otomatik olarak refah ürettiği varsayımını da sorgulamayı zorunlu kılıyor. Ayrıca yukarıdaki tabloya dayanarak, GSYH verileri ve nüfus dikkate alınarak oluşturduğumuz aşağıdaki tabloda da görüleceği üzere; Türkiye’de büyüme var; ancak bu büyüme, gelir dağılımı açısından bakıldığında yukarıda yoğunlaşan, aşağıya doğru sınırlı biçimde sızan bir yapı sergiliyor. Sonuçta büyüyen rakamlar, geniş toplum kesimleri için daha güvenli ve daha öngörülebilir bir hayat anlamına gelmiyor.

Gelir dağılımına ilişkin göstergeler kısa vadede iyileşme sinyalleri verse de, uzun dönemli eğilim Türkiye’de eşitsizliğin yapısal olarak yüksek seviyesini koruduğunu gösteriyor. 2016–2025 dönemine bakıldığında, gelir adaletsizliğinin zaman zaman dalgalandığı, ancak hiçbir dönemde kalıcı biçimde gerilemediği görülüyor. Rakamlar yer değiştiriyor, ama tablo değişmiyor.

Aşağıdaki tabloda da görüleceği üzere; Toplumun en yüksek gelir elde eden yüzde 20’lik kesiminin, en düşük gelirli yüzde 20’ye oranını gösteren P80/P20 oranı 2025 yılında 7,5 seviyesinde gerçekleşti. Bir önceki yıla göre sınırlı bir gerileme söz konusu olsa da, bu oran hâlâ en üst ile en alt gelir grupları arasındaki mesafenin ne denli geniş olduğunu ortaya koyuyor. Nitekim son on yıla yakındır bu göstergenin 7,4–8,0 bandında seyretmesi, gelir uçurumunun istisnai değil, kalıcı bir özellik haline geldiğini gösteriyor. Benzer biçimde, en zengin yüzde 10’un en yoksul yüzde 10’a oranını ifade eden P90/P10 oranı da 2025’te 12,9 (son 10 yılda 13-15 bandında) seviyesinde. Bu, en üst ile en alt arasında yalnızca bir fark değil, neredeyse farklı ekonomik dünyalar bulunduğuna işaret ediyor.

Gini katsayısı da benzer bir hikâye anlatıyor. 2025 yılı itibarıyla Gini katsayısı 0,410 olarak hesaplanmış durumda. Bir önceki yıla kıyasla sınırlı bir düşüş olsa da, bu seviye Türkiye’nin hâlâ yüksek gelir eşitsizliğine sahip ülkeler arasında yer aldığını gösteriyor. Üstelik 2016’dan bu yana Gini katsayısının 0,395–0,420 aralığında sıkışıp kalması, iyileşmelerin geçici, sorunun ise kalıcı olduğuna işaret ediyor.

Daha çarpıcı olan tablo, sosyal transferler devre dışı bırakıldığında ortaya çıkıyor. 2025’te sosyal transferler hariç Gini katsayısının 0,473 seviyesine yükselmesi, piyasa gelirlerinin kendi başına son derece adaletsiz bir yapı ürettiğini açık biçimde ortaya koyuyor. Başka bir ifadeyle, gelir dağılımındaki bozulmanın temel kaynağı piyasa mekanizmaları; devletin yaptığı transferler ise bu bozulmayı yalnızca sınırlı ölçüde yumuşatabiliyor.

Vergi ve sosyal güvenlik sisteminin yeniden dağıtım kapasitesi de bu göstergeler üzerinden okunabiliyor. Brüt gelir üzerinden hesaplanan Gini katsayısının 2024 ve 2025 yıllarında 0,422 seviyesinde kalması, vergi öncesi gelir yapısındaki eşitsizliğin yüksekliğini ve bu yapının zaman içinde anlamlı bir iyileşme göstermediğini ortaya koyuyor. Sosyal transferlerin eşitsizliği azaltıcı etkisi mevcut olmakla birlikte, bu etki yapıyı dönüştürecek güçte değil; daha çok kırılganlığı geçici olarak dengeleyen bir tampon işlevi görüyor.

Tüm bu göstergeler birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo net: Gini katsayısındaki sınırlı düşüşler ve oranlardaki küçük iyileşmeler, gelir adaletsizliğinin çözüldüğüne değil, normalleştiğine işaret ediyor. Eşitsizlik geçici bir kriz sonucu değil; büyüme modeli, ücret yapısı, vergi sistemi, eğitim olanakları, bölgesel farklar ve sosyal politika tercihleriyle beslenen yapısal bir sorun olarak varlığını sürdürüyor.

Bu nedenle gelir dağılımında kalıcı bir iyileşme sağlamak için yalnızca büyümeye odaklanan politikalar yeterli değil. Daha güçlü, daha kapsayıcı ve adalet merkezli bir yeniden dağıtım anlayışı olmadan, rakamlardaki her iyileşme, eşitsizliğin üzerini örten kısa süreli bir istatistik etkisi yaratmaktan öteye geçemiyor.

Türkiye’de hanehalkı gelirleri son on yılda, aşağıdaki tablolarda da görüleceği özellikle son üç yılda dikkat çekici bir hızla artıyor. TÜİK verilerine göre yıllık ortalama hanehalkı kullanılabilir geliri 2016 yılında 41 bin 399 TL iken, 2025 itibarıyla 662 bin 414 TL’ye yükselmiş durumda. Kâğıt üzerinde bakıldığında bu artış, güçlü bir gelir sıçramasına işaret ediyor. Özellikle 2022 sonrasında gelirlerdeki nominal artış hızlanıyor; 2023, 2024 ve 2025 yıllarında açıklanan yüksek artış oranları, istatistiklerde adeta bir refah patlaması görüntüsü yaratıyor.

Benzer bir eğilim, aşağıdaki tabloda da görüleceği üzere, yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirinde de görülüyor. 2016 yılında 19 bin 139 TL olan yıllık ortalama fert geliri, 2025’te bir önceki yıla göre % 77,3 artarak 332 bin 882 TL’ye kadar yükselmiş durumda. Son üç yıldaki artış oranları, Türkiye’de gelirlerin nominal olarak ne denli hızlı şiştiğini açık biçimde gösteriyor. Ancak tam da bu noktada kritik bir soru ortaya çıkıyor: Bu artış, hanelerin gerçek yaşam koşullarını ne ölçüde iyileştiriyor?

Yanıt, yüksek enflasyon gerçeğiyle birlikte okunduğunda daha netleşiyor. Aynı dönemde gıda, konut, enerji ve ulaştırma başta olmak üzere temel harcama kalemlerinde yaşanan sert fiyat artışları, hanelerin bütçeleri üzerindeki baskıyı ağırlaştırıyor. Gelirler artarken, zorunlu giderlerin payı da büyüyor. Bu nedenle ortalama gelirlerdeki yükseliş, geniş toplum kesimleri için çoğu zaman refah artışı değil, hayat pahalılığı karşısında yerinde sayma mücadelesine dönüşüyor.

Özellikle sabit gelirli çalışanlar, emekliler ve alt–orta gelir grupları açısından tablo daha da çarpıcı. Nominal gelir artışları, büyük ölçüde fiyat artışlarını telafi etmeye çalışıyor; haneler daha iyi yaşamaktan çok, mevcut yaşam standartlarını korumaya odaklanıyor. Bu durum, gelir istatistikleri ile gündelik hayat arasındaki mesafenin giderek açıldığını gösteriyor.

Ortaya çıkan tablo, ekonomik büyüme ile yaşam kalitesi arasındaki bağın zayıfladığını açık biçimde ortaya koyuyor. Rakamlar hızla yükselirken, alım gücü aynı hızla artmıyor; gelir artışı, hanelerin sofrasına, barınma koşullarına ve geleceğe dair güven duygusuna yeterince yansımıyor. Kısacası Türkiye’de gelirler büyüyor, ancak hayat pahalılaşıyor; istatistikler iyileşirken, refah hissi ve satın alma gücü aynı ölçüde güçlenmiyor.

Gelir artışının toplumun farklı kesimlerine nasıl yansıdığını anlamak için yalnızca ortalamalara bakmak yeterli değil; hanehalkı yapısına yakından bakmak gerekiyor. TÜİK verileri, Türkiye’de gelir eşitsizliğinin yalnızca bireysel değil, aynı zamanda demografik ve yapısal bir karakter taşıdığını açık biçimde ortaya koyuyor. Aynı ekonomik ortamda, farklı hane türleri gelir artışından eşit biçimde yararlanamıyor.

Aşağıdaki tabloya göre; 2025 yılı itibarıyla yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirinin en yüksek olduğu hane tipi, tek kişilik haneler. Bu grupta ortalama gelir bir önceki yıla göre yaklaşık 194 bin TL artarak 418 bin TL’ye ulaşıyor. Tek kişilik haneler, hem gelir seviyesi hem de gelir artış hızı açısından diğer hane türlerinden belirgin biçimde ayrışıyor. Bu tablo, bireysel gelir artışlarının, hane içi paylaşım baskısı olmayan yapılarda daha görünür hale geldiğini düşündürüyor.

Çekirdek aile bulunmayan, birden fazla kişiden oluşan hanelerde yıllık ortalama eşdeğer fert geliri 386 bin TL seviyesinde gerçekleşirken, tek çekirdek aileden oluşan hanelerde bu rakam 338 bin TL’de kalıyor. Her iki hane tipinde de gelirler artıyor; ancak artışın kişi başına düşen etkisi, tek kişilik hanelere kıyasla belirgin biçimde zayıflıyor.

En düşük gelir seviyeleri ise en az bir çekirdek aileye ek olarak başka kişilerin de yaşadığı kalabalık hanelerde görülüyor. Bu grupta yıllık ortalama eşdeğer fert geliri 264 bin TL seviyesinde kalırken, yıllık artış miktarı da diğer hane türlerine kıyasla daha sınırlı gerçekleşiyor. Hane büyüdükçe, gelir artışı hızla eriyor; yaşam maliyetleri karşısında kişi başına düşen kaynak yetersizleşiyor.

Bu tablo, özellikle çocuklu ve kalabalık ailelerde yoksulluk riskinin neden daha yüksek olduğunu açık biçimde ortaya koyuyor. Gelir artsa bile, artan hane nüfusu bu geliri paylaşıyor; barınma, eğitim, ulaşım ve gıda gibi zorunlu harcamalar hızla büyüyor. Sonuçta gelir artışı, refaha dönüşmeden dağılabiliyor.

Ortaya çıkan gerçeklik, gelir politikalarının yalnızca bireysel kazançlara odaklanmasının yeterli olmadığını gösteriyor. Hane büyüklüğü, çocuk sayısı ve hane içi bağımlılık oranı dikkate alınmadan tasarlanan sosyal politikalar, eşitsizliği azaltmak yerine görünmez kılma riski taşıyor. Ortalama gelirler yükselse bile, kalabalık haneler için kırılganlık ve yoksulluk kalıcı hale gelebiliyor. Bu durum, gelir artışının toplumsal refaha otomatik olarak dönüşmediğini, hane yapısının bu dönüşümde belirleyici bir rol oynadığını gösteriyor.

Bu nedenle sosyal politika tartışmalarının yalnızca bireysel gelir düzeyine odaklanması yeterli olmuyor. Veriler, sosyal desteklerin ve yeniden dağıtım mekanizmalarının hane büyüklüğünü, çocuk sayısını ve hane içi bağımlılık oranını dikkate alan bir yaklaşımla ele alınması gerektiğini açık biçimde ortaya koyuyor. Aksi halde ortalama gelirler yükselse bile, kalabalık haneler için yoksulluk ve kırılganlık riski kalıcı hale geliyor.

Gelir türlerine göre dağılım, Türkiye’de hanehalkı gelirlerinin hangi kaynaklara dayandığını ve bu yapının nasıl dönüştüğünü açık biçimde ortaya koyuyor. 2025 yılı itibarıyla toplam gelir içinde en yüksek pay, yüzde 49,7 ile maaş ve ücret gelirlerine ait. Bu payın bir önceki yıla göre artmış olması, ilk bakışta çalışan kesim lehine olumlu bir gelişme gibi görünüyor. Ancak yüksek enflasyon ortamında bu artışın gerçek karşılığı sorgulandığında, tablo çok daha sınırlı bir iyileşmeye işaret ediyor.

Ücret gelirlerinin toplam gelir içindeki payı artsa da, bu artış hanelerin yaşam standartlarını belirgin biçimde yükseltmeye yetmiyor. Ücretler, büyük ölçüde artan fiyatlara yetişmeye çalışıyor; çoğu zaman geçim maliyetlerindeki yükselişi telafi etmekle sınırlı kalıyor. Bu nedenle çalışanlar açısından gelir artışı, refah artışından çok, hayat pahalılığına karşı verilen sürekli bir dengeleme mücadelesine dönüşüyor.

Maaş ve ücret gelirlerinden sonra en büyük paya sahip olan müteşebbis gelirlerinin payının 2025’te yüzde 18,3’e gerilemesi, özellikle küçük esnaf ve kendi hesabına çalışanlar........

© 12punto