Kafe ortamı ve yaratıcılık |
Kafe kültürü sanatta, modernin merkezi konumunda olan Paris’te, Viyana’da birçok sanat dalının diğerleriyle etkileşim içinde toptan gelişmesine sebep olan “ortam”ı yaratmıştır.
Farklı sanat ve kültürlerin bir arada gelişmesi ve yenilikleri yapabilmeleri için hangi ortamın var olduğunu görmek ve bu ortamları anlamaya çalışmak önemli.
Örneğin, özellikle 19. yüzyılda Paris ve Viyana’da bir kafe kültürünün olması düşüncelerin gelişmesi için uygun ortam oluşturması açısından belirleyiciydi. Bunun yarattığı ortamda düşünürlerin bir araya gelip konuşabilmeleri çeşitli dallarda gelişmenin sağlanabilmesine yol açmıştır.
***
Paris o 20’inci yüzyıl başında dünyanın kültür ve sanat merkezi gibiydi. Yeni oluşmakta olan Amerika’dan entelektüellerin ve sanatçıların bir süre yerleşmek için Paris’e akması normal hatta modaydı. Dünyada yeni nelerin olduğunu öğrenmek ve modernin nasıl tanımlanmakta olduğunu anlamak için Paris’e gitmekten başka çare yoktu. Bahsettiğim dönemde Paris’te empresyonistler Monet’nin başlattığı yolda ilerleyip dünyadaki resim ideolojisini yeniden tanımlıyorlardı ve aynı zamanda geleceğin kübistleri de ilerideki devrimleri için çalışmaktaydı. Picasso üzerine kafe sohbetleri, dedikodular o günlerde hayli popülerdi.
Viyana’da da çok canlı bir düşünce zenginliği ortamı vardı. Şehir yeni olana ve moderne daima açıktı. Ve Viyana da yüksek kültür diye tanımlayabileceğimiz kültürün sürekli merkeziydi.
Yüksek kültür denilince, tabii ki Viyana klasik müziğin tartışılmaz hakimiydi. 18. yüzyılın sonu ile 19. yüzyıl başlarında Viyana nasıl ki Birinci Viyana okulu ile klasik müzik dünyasında hakimiyetini ilan etmişse, 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyılın başlarında klasik müzikteki bazı paradigmalar zorlanırken Viyana yine İkinci Viyana Okulu ile hakimiyetini sürdürmek için atılım yapmıştı. Bu okulların önemini hatırlatmak açısından içinde yer alan isimleri hatırlamak yeterli gelebilir:
Birinci Viyana okulunda Joseph Haydn, Wolfgang Amadeus Mozart, Ludwig van Beethoven vardı. İkinci Viyana Okulu’nda ise Schoenberg, Berg ve Webern yer alıyordu.
Tabii insan psikolojisinin anlaşılmasında paradigmatik dönüşümü yapmaya girişen Freud’un da o dönemde Viyana’da bulunduğunu ve kafe sohbetlerinin konusu olduğunu unutmamamız gerekiyor. Freud’un teorileri olmasaydı ve onunla tanışmamış olsaydı Schoenberg’in klasik müzikte devrim yapan müzik teorisini oluşturması bence çok zor hatta imkansız olabilirdi.
Hem Paris’te hem Viyana’da ressamların, şairlerin, entelektüellerin bir kafede buluşup uzun saatler birlikte oturma adetleri vardı. Bu uzun oturmalar ve yenilen içilenler eşliğinde daima yeni düşünceler ve teorik konular üzerine fikir alışverişi yapılırdı. Viyana’da kafe şairi diye bilinen ve kafeden kafeye dolaşıp şiirini yazan şairler vardı. Dönemin meşhur mizahçısı Karl Kraus da bu kafe ortamında yetişmişti ve o ortamda........