Demokrasi bir “ara rejim” miydi? İnsanoğlu fabrika ayarlarına mı dönüyor?
Yeni nesil “ara rejim” lafını belki hiç duymamış olabilir. Yaşları 45-50 olanlar dahi sonradan duydular, okudular, belki merak edip biraz derinine indiler… Benim babam üç “ara rejim” yaşamıştı; ben ikisine şahit oldum.
“Ara rejim,” ülkemizde, askeri darbe ile “demokrasi”nin askıya alındığı, ülkenin bir süre askerler veya onların görevlendirdiği siviller tarafından yönetildiği dönemlere verilen addı. En azından biz öyle öğrenmiştik. “Ara rejim” basit bir tabir değildi. İçinde güçlü bir varsayımı barındırıyordu. Bu varsayıma göre, esas olan parlamenter demokratik yönetim biçimiydi; bu yönetim biçimine (memleketin yüksek çıkarları gereği) bazen ara veriliyordu.
Nitekim dünya literatüründe de “ara rejim” (interim government, provisional government) tabiri mevcuttu ve aynı varsayıma dayanıyordu: Bazı kriz durumları (savaş, darbe, iç savaş, ağır ekonomik ve siyasi bunalım) yönetimin sürdürülmesini imkansız hale getirince, geçici hükümetler göreve geliyordu. “Geçici hükümetler, genellikle seçimler gibi düzenli bir siyasi süreçle, kalıcı bir hükümet atanana kadar iktidarı ellerinde tutuyorlar”dı.
Bugünün çocukları nasıl, bilgisayarsız, cep telefonsuz, internetsiz bir dünya bilmiyorlarsa, biz, II. Dünya Savaşı’dan sonra “Batı Yarıküre”de doğanlar da, “demokrasisiz” bir dünya bilmiyorduk. Evet, az gelişmiş ülkelerde demokrasi olmayabiliyordu. Komünist ülkelerde de yoktu. “Gelişmekte olan” ülkelerde, demokrasi de “gelişmekteydi.” Ama açık olan bir şey vardı, medeniyet demokrasiyle eşitti. Biraz “yardım”la herkes “oraya” gelecekti, başka çare yoktu.
Zamanla, insanlık tarihinin demokrasi tarihi olmadığını öğrendik. İster, İngiltere’deki, halkı pek ilgilendirmeyen, aslında toprak sahibi beylerle, kral arasındaki bir anlaşma olan 1215 tarihli “Magna Carta”yı esas alın; isterseniz köleleri kapsamayan Atina demokrasisini (M.Ö. 500’ler) başlangıç kabul edin, demokrasinin insanlık tarihindeki geçmişini 2500 yıldan daha geriye götüremezsiniz. Bugünkü “insan”ın tarihi ise 300 bin yıl önce başlamış. 400 bin yıl diyenler de var. (Milyon yıl öncesine ait bulgular da var ama, bilim adamları onlara “insansı” demeyi tercih ediyor.) Çağdaş antropoloji, avcı-toplayıcı insan topluluklarının da, hiç de sanıldığı gibi eşitlikçi-demokratik olmadığını, az ya da çok hiyerarşik, katı otoriter veya yarı-demokratik, coğrafyadan coğrafyaya değişen, “ortaya karışık” yapılar olduğunu ileri sürüyor. Dolayısıyla onları da dışarıda bırakıyorum.
Demokrasi tarihini 2500 yıl geriye götürme iyimserliğini göstersek bile, bu dönem içinde az sayıda coğrafyada demokrasinin egemen olması, son derece parçalı dönemleri kapsayan, en iyimser toplamla birkaç yüz yıldan ibaret. Yunan şehir devletleri M.Ö. 146 yılında Roma İmparatorluğu’na katılmış. Roma’nın, asiller (patrici) ve halk temsilcilerinin (pleb) yer aldığı, senato ağırlıklı “oligarşik demokrasi” veya “cumhuriyet” olarak adlandırılan dönemi, M.Ö 27’de İmparator Augustus Caesar tarafından sonlandırılmış. Doğu toplumlarında ise, savaş beylerinin toplanıp karar aldığı savaş meclisleri dışında, demokrasinin d’si dahi görülmemiş.
Diyebilirsiniz ki, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana sürekli yükselen, gelişen bir demokrasi ortamı var. Arada belki Batı yarıküre anti-komünist McCarthy dönemini, doğu yarıküre Stalin dönemini yaşadı ama, Berlin duvarı yıkılınca liberal demokratik düzen küresel çapta egemenliğini ilan etti ve “insan haklarına dayalı demokratik yönetim biçimi” tüm dünyada öne çıktı, ideal haline geldi.
Ben de diyebilirim ki, dünyada demokrasiyle ilgili gelişmeleri izleyen kurumlar var. Bunların en ciddilerinden biri “The Economist Intelligence Unit” (EIU), İngiliz medya şirketi The Economist’in araştırma ve analiz bölümü… Bu kuruluş, aylık ülke raporları, beş yıllık ülke ekonomi tahminleri, ülke risk raporları ve sektör raporları gibi araştırma ve analizlerin yanı sıra her yıl bir de “Demokrasi Endeksi” yayınlar. İlk kez 2006 yılında yayınlanan bu endekste, ülkelerin demokratik performansları 10 üzerinden notlanır. Her yıl için ortalaması alınır.
EIU’nun son raporu 2024 verilerini kapsıyor. (2025 verileri muhtemelen önümüzdeki ay yayınlanacak.) 2024 ilginç bir yıl, çünkü tarihte ilk kez bu kadar seçim üst üste gelmiş. The Economist konuyla ilgili haberinde EUI’nin 2024 sonuçlarını, bir grafik eşliğinde, şu sözlerle özetliyor: “Küresel ortalama, 2015’teki 5,55’lik yüksek seviyeden 5,17’ye düşerek (grafikte dramatik bir düşüş eğrisi görüyoruz) yeni bir rekor (düşük) seviyeye geriledi. Dünya nüfusunun sadece %6,6’sı tam demokrasi içinde yaşıyor; bu oran on yıl önce (yüksek seviyedeyken yani) ,5 idi. Ve dünya nüfusunun büyük bir kısmı — şu anda her beş kişiden ikisi — otoriter yönetim altında…”
2006’dan bu yana dünya demokrasi notu 10 üzerinden en fazla 5.55 almış (Ekonomist buna yüksek diyor) ama orada bile tutunamamış. (Economist’in haberine buradan, EUI’nin raporunun tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz.) Ekonomist bu endekste, 167 ülkenin rejimlerini 4 kategoriye ayırmış: Tam demokrasi, özürlü demokrasi, hibrid rejimler, otoriter rejimler… Türkiye 2024’de, hibrid rejime denk düşen 4,3 puanla, 103. Sırayı almış.
Bu konu uzun süredir kafamın bir köşesinde beni rahatsız etmekle meşguldü; ABD’nin 3 Ocak’taki Venezuela operasyonunun ilk bir-iki gününden sonra, zihnimdeki diğer düşünceleri itip-kakarak, dirsekleyerek öne geçti. Bir yandan gelişmeleri izlemeye........
