We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Birleşik Krallık’ta “Brexıt” fırtınası ve sonrası

1 2 6
13.10.2017

Birleşik Krallık’ta 23 Haziran 2016’da yapılan Brexit referandumunda, AB’den ayrılma yönünde oy kullananların oranı % 51.9 oldu. Bu sonuç, Birleşik Krallık Başbakanı David Cameroon dâhil, dünyanın beklemediği son derece ezber bozucu ve şok edici bir karardı. Sonuçları, AB’nin çatırdamasını tetikleyebilir veya Birleşik Krallık’ın birliğini bozabilir. Herkes nasıl bu kadar başarılı ekonomisi olan bir ülkenin, Birlikten çıkmasını isteyebileceğini anlamakta zorlanıyordu. Avrupa’dan göçler bu kadar mı İngilizleri çileden çıkarmıştı? Yoksa İngilizler, Almanya’nın gittikçe daha fazla tahakkümü altına aldığı Avrupa’dan uzaklaşma güdüsü ile mi harekete geçmişti? Ya da Başbakan Cameroon’un başlattığı ve kontrolden çıkan bir hatalar zinciri miydi? Böyle olsa bile demek ki, Birleşik Krallık vatandaşları, AB’den pek de memnun değildi.

Brexit referandumu, dünyadaki öteki bazı olaylarla birlikte değerlendirildiğinde, aslında dünyada beklenmeyen ve şokedici bir olaylar zincirine işaret ediyor. Trump’ın seçilmesi, Avrupa’da aşırı sağın yükselmesi, Almanya’da aşırı sağın -birçoklarına göre Nazi partisinin- Parlamentoya girmesi, bu gelişmelerden bazılarıdır.

11 yıl Muhafazakar Partinin lideri, 6 yıl da Britanya’nın Başbakanı olan Cameroon, ülkenin son yıllarda yetiştirdiği en başarılı başbakanlardan biriydi. Son seçimlerde (2015) bütün beklentilerin ötesine giderek partisini tek başına iktidara taşıdı. İngiliz ekonomisi, Avrupa’da en başarılı ekonomiler arasına girdi. Adeta batmaz bir uçak gemisi durumundaydı. Sonra AB referandumunu gündeme aldı ve sonuna kadar götürdü. Ancak kısaca çıkmayı istediği bu “Avrupa”, Birleşik Krallık için ne manaya gelir bir bakalım:

Aslında “Avrupa”ya üyelik, 1945’ten bu yana, Birleşik Krallık’ta siyaseten en fazla bölünme yaratan konulardan biri olmuştur. Bilindiği gibi Britanya, kıtasal Avrupa ülkelerinden farklı, kendine özgü devlet yapısı oluşturmuş ve daha toleranslı bir ülke olagelmiştir. Manş denizi, sadece onları coğrafik olarak ayırmamış düşünce ve hayat biçimi olarak da ayırmıştı. Bu ülkenin Avrupa’ya karşı tarihteki geleneksel politikasının amacı; kıtayı herhangi bir ülke veya ülkeler grubunun domine etmesini önlemek ve kendi hareket alanını maksimum düzeyde tutmaktı. Bunun için de, “güçler dengesi” prensibi uygulanıyordu. Yani “kıtayı domine etme için mücadele eden gruplardan zayıf olan grubu güçlüye karşı her zaman destekle ki, hiçbir ülke veya grup kıtayı tümden etkisine alamasın ve sen de geniş hareket alanı kazan”. Bu dengeyi de esasen çok güçlü deniz gücüyle yapmaktaydı.

Bunun için Birleşik Krallık, geçmişte kıtayı domine etmeye çalışan Napolyon Fransasına ve Hitler Almanyasına karşı defalarca savaşmıştı. Ancak 1945 sonrası şartlarda, dünyada, imparatorluğunu ve yavaş yavaş ağırlığını kaybeden Birleşik Krallık, zor da olsa, Avrupa’ya yaklaşmış ve üye olmuştu. Aslında Birleşik Krallığın Avrupa’ya girişi de kolay olmamıştı. İki defa, De Gaulle tarafından veto edilmiş ve ancak sonra girebilmişti. Ancak Avrupa’ya karşı her zaman şüphe devam etmiş ve hatta en büyük iki parti olan İşci Partisi ve Muhafazakar Parti içerisinde Avrupa karşıtlığı devam edip gitmişti. Bu karşıtlık, değişen ekonomik şartlar, ülkeye artan göçler ile yükselmiş ve Başbakan Cameroon’un adımlarıyla gündemin birinci sırasına oturmuş ve Brexit referandumu gerçekleşmişti.

REFERANDUM KAÇINILMAZ MIYDI ? HALK NEDEN HAYIR DEDİ?

Birçok ülkede anayasanın sadece birkaç paragrafını değiştirebilmek için bile salt çoğunluk değil süper çoğunluk aranmaktadır. Çoğu zaman da bu üçte iki gibi bir çoğunluktur. Durum bu iken 40 yıldır üye olunan ve ekonomisini, siyasi hayatını, ticaretini, eğitimini ve akla gelecek her faaliyetini entegre ettiği AB’den ayrılabilmek için, Başbakan Cameroon ve ekibinin, ülkeye sadece salt çoğunluk şartı (Yani %50 + 1) koyması, bir başka inanılmaz hikayedir.

İkinci nokta ise, bu referandum, siyasi liderlerin halktan ne kadar kopuk olabileceğini de gösteren bir olaydır. Bu derece güçlü bir lider, halkın düşüncesini okuyamamaktaydı. Kendisi de AB’de kalmayı destekliyordu. Aslında Cameroon, son yıllarda bu ülkenin yetiştirdiği en başarılı başbakanlardan biri olarak tarihe geçmek üzereydi. Ekonomide elde ettiği başarılar ve son seçimlerde (2015) beklenenin aksine tek başına partisini iktidara taşıması, onu çok popüler yapmıştı. Aslında gücünün zirvesinde olduğu dahi söylenebilirdi. Ancak her lider gibi galiba o da, hatayı en güçlü olduğu noktada yapmıştı.

Üçüncü nokta, referandumda oy kullananlar tüm oy kullanabilecek seçmenlerin % 70’ine tekabül ediyor: bu da aslında, AB’den ayrılmaya evet diyenlerin tüm seçmenlere oranının sadece % 36 olduğu anlamına geliyor. Yani böyle kritik bir kararı nüfusun sadece % 36’sı vermiştir.

Cameroon’un kendinin bile “AB de kal” ı desteklediği bir durumda nasıl böyle bir konuyu referanduma götürmeye kalkar anlaşılır gibi........

© Eurovizyon

Yorum yap

yorumunuz...


küfür, argo, hakaret içeren yorumlar silinir 0/350

Yorum yap