We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Bir Survivor programı olarak çocuklu hayat

26 1 69
12.12.2018

Dayanıklı Aileler, Biricik Hikâyeler serisinin bu bölümünde, bu blogun okurlarının yakından tanıdığı bir çiftin evine konuk olduk: Yasemin Serintürk ve Barış Menekay.

Gerek -bundan 4,5 sene önceki- Yase’nin Gebelik Günlüğü’nün, gerekse yıllar içinde süregelen ve en son #40binbakımı adını alan kilo verme ve sağlıklı beslenme çabalarımın mimarı Yasemin. Bana çocukluğumdan kalan çok büyük bir miras aynı zamanda…

Profilo’nun desteklediği bu yazı dizisinde bugüne kadar, dışarıdan son derece sıradan görünen her hayatın kendine özgü bir biricikliği olduğunu vurgulamak ve bu sıradan hikâyelerin içindeki dayanıklılık noktasını öne çıkararak başkalarına ilham vermek ve ‘yalnız değilsiniz’ demek istedik. Bunun için de, burada yer almak isteyen -İstanbul’daki- ailelerin evlerine gidiyor, onlarla sohbet ediyor; Ferhan’ın çektiği fotoğraflarla hikâyelerini buraya taşıdık

Serinin son hikâyesi olan Yasemin ve Barış’ın dayanıklılık hikâyesi, duygusal olduğu kadar fiziksel dayanıklılığı da çağrıştırıyor bende… Meslekleri gereği hayatlarını sağlıklı olmak, günlerinin önemli bir bölümünü de spor yapmak etrafında kurguladıklarından, “sağlıklı olma”nın ve “fiziksel dayanıklılık”ın sözlük karşılığı onlar benim için…

Yasemin’lerin evi çocukların okulundan dönüşte yol üzerinde olduğundan çekime gittiğimiz gün Derin de bana eşlik etti (Deniz okul gezisiyle Matematik Köyü’ndeydi). Cumartesi günleri çalıştığı için Pazartesi Yasemin’in izin günüydü. Evlerine vardığımızda Yasemin spordan yeni dönmüş, atıştıracak bir şeyler hazırlıyordu.

Dışarıdan bakıldığında, İstanbul’da yaşayan ve çalışan herhangi bir çiftten farksız, sıradan bir hayatları var Yasemin ve Barış’ın… Onları bu yazı dizisine taşıyan ise, her sıradan hikâyenin içindeki biriciklik kadar, doğumdan sonra hiç aile desteği almadan kendi düzenlerini -üstelik çok yoğun bir çalışma temposu etrafında- kurmak zorunda kalmış olmaları… İstanbul’da yaşayan birçok ailenin gerçekliği bu belki ve her biri desteklenmeyi hak ediyor, çünkü “Bir çocuk büyütmek için bir köyün gerektiği” bir dünyada, hele de İstanbul’da bunu tek başına yapmak çok zor.

Sohbetimize Teo’nun doğumundan başladık; çünkü Yasemin ve Barış’ın da farkındalık ve dönüşüm sürecinin başlangıcı orası…

Yasemin’in diyetisyen, Barış’ında spor eğitmeni olması onları harika bir ekip yapmış ve programlarını kendi etraflarında kurmalarına izin vermiş olsa da, kendi işini yapan insanlar olarak çalışmadıkları sürece para kazanmayacakları gerçeği, daha Yasemin’in hamileliğinden itibaren onları planlı olmaya itmiş.

Yasemin henüz hamileyken, doğum yaptıktan üç hafta sonra işinin başına döneceği belliydi. Doğum yapmadan önceki gün danışanlarına, üç hafta sonrası için randevu verirken, o zamanlar sıklıkla duyduğu “Doğumdan üç hafta sonra işe dönemezsiniz” yorumlarına artık kayıtsız kalamıyor ve “Dönmek zorundayım çünkü hayli yüklü bir ev kredisi ödüyorum” diyordu.

Öyle de oldu. Yasemin, Teo’yu doğurduğunun 19. gününde çalışmaya başladı.

Ve işe dönmek ona çok iyi geldi.

Meğer bana ev basmış. Yetişkin hayatından tecrit edilmekmiş derdim… İşe başlamak bana çok iyi geldi. Teo’yu da alıp işe gittiğim ilk gün postpartum depresyon gibi bir ihtimalin kalmadığını Barış da, ben de fark ettik. Çünkü çocuksuz hayatımın en önemli parçası işimdi ve tekrar o parçayla bağlantı kurmak beni hızla hayata karıştırdı. Çocuklu hayata adaptasyonumu çok hızlandırdı.

şeklinde anlatıyor Yasemin işe dönüşünün onu nasıl hissettirdiğini…

Yasemin’in doğumu, benim kendi doğumlarım dışında girdiğim ilk doğumdu… En net aklımda kalan, Yase’nin, bütün ebe ve hemşirelerin “Bu bebek çok yukarıda, inmeyecek, doğmayacak” kehanetlerine rağmen, doğum sırasında oturup kalkarak, defalarca squat yaparak kendi kendine doğurmasıydı. O an anladığım, düzenli spor yapıyor olmasının ve fiziksel dayanıklılığının, doğumuna müthiş katkıda bulunmuş olmasıydı. Çünkü eminim düzenli spor yapıyor olmasaydı, 42. haftasına rağmen doğmaya inat eden bir bebeği aşağıya itmesi pek de kolay olmayacaktı.

Yasemin doğumunu yaptı, evine çıktı, ve asıl zorluk ondan sonra başladı. Ne kendi ailesinden, ne Barış’ın ailesinden onlarla ilgilenebilecek kimse yoktu etraflarında… Yasemin doğum için hastanenin yolunu tuttuğunda, öğretmen olan annesi, doğumun çok daha önceden gerçekleşeceği umuduyla aldığı izninin son gününde Adana’ya dönmüş, doğumdan ancak iki hafta sonra geri gelebilmişti.

Bu süreçte Barış’ın annesinin kangren olan bacağının kesilmesi de onları çok yıprattı.

Doğumdan hemen sonra, eve geldikten sonrası çok zordu. Kendimi çok yalnız hissettim. Hiçbir şey beklediğim gibi değildi diyemiyorum çünkü hiçbir şey beklememişim. Nasıl olacağına dair en ufak bir fikrim yokmuş. İlk 10 gün tokat gibiydi. Yanlış bir şey yapmaktan çok korktum. Birinin bana bakmasına ihtiyacım vardı ve bakacak kimsem yoktu

olarak anlatıyor doğumdan sonraki ilk günlerindeki hislerini Yasemin…

İlk günlerde annesinin desteğini çok aramış. İşe başlayana kadarki süreçte her gün ne kadar yalnız olduğuna dair telefonda annesine ağlamış. Ve bir gün annesi ona gerçekleri hatırlatmış:

“Senin yanında olmayı çok isterdim ama olamıyorum. Bu işte yalnızsınız, sen ve kocan. Bakıcınızdan destek alacaksınız ama onun dışında bu işte ikinizsiniz. Seni çok iyi anlıyorum ama ağlamanın bir faydası yok; o yüzden artık kendine gel.”

Annesinin bu sözleri, gerçekten de bu işin altından tek başlarına kalkmaları gerçeğini Yasemin’in yüzüne........

© Blogcu Anne