We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Pata Pata!

11 0 2
12.12.2018

80’li yılların popüler sinemasından meşhur bir sahne:

Hastanede geçen bir pembe dizinin çekimi yapılmaktadır. Hastanenin müdiresi Emily Kimberly, kocası tarafından dövülmüş bir kadının odasını ziyaret eder. Yataktaki yüzü gözü şiş kadın “Gidecek yerim yok, kimim kimsem yok, ne yapacağımı bilmiyorum” diye sızlanırken, Bayan Emily senaryonun dışına çıkarak “Kocan seni dövdüğünde sen neden evden gidecekmişsin?” diye hayretle sorar. Hızını alamayarak devam eder: “Aynı olay benim başıma gelse, elime geçirdiğim en büyük şeyi adamın kafasına indiriverirdim.”

Dizi setinde herkes bu müdahaleden ötürü şaşkındır. Yaralı kadın senaryo gereği “Benim bütçem terapiyi kaldırmaz ki” diye cevap verince iyice sinirlenen Bayan Emily’nin ağzından şu laflar dökülür:

“Terapiden bahseden kim? Çocuklu, beş parasız ve kocasından dayak yemiş bir kadına terapi görmesini tavsiye etmek kadar büyük bir saçmalık olamaz.”

Erkek aklıyla yazılmış senaryo darmadağın olur, sahne aynen böyle çekilir, televizyonda yayınlanır. Bir anda kadın hakları savunucusu kimliği edinen müdire hanıma her gün ABD’nin dört bir yanından hayran mektupları yağar. Müdire Emily Kimberly rolünü oynayan aktris Dorothy Michaels ülke çapında kadınların idolü haline gelir.

Malum, filmin adı “Tootsie”dir, Emily (ve Dorothy) karakterlerini oynayan Dustin Hoffman’dır. Filmin ana karakteri olan işsiz aktör, kadın kılığına girerek televizyon dizisinde hastane müdiresi rolü için seçmelere katılıp kazanmış, rolü kapar kapmaz “içindeki kadın”ı ortaya çıkarmıştır. Kılık, kıyafet, makyaj, jest ve mimikler yetmez, “duyarlılık” da on para etmez, kadınlığın bir bakıma “ideolojisi”dir onu kadın kılan.

Gerçek hayatta, sinema camiasında son yıllarda yöneltilen suçlamalar, Hoffman’ın bu ideolojiden nasibini almadığını gösterse de, filmde şakayla karışık işlenen temel tez daima geçerlidir.

Eşitsizliklerle malul toplumsal hayatta kadınların safında duran, kadına yönelik erkek şiddeti hakkında söz almaya kalkışan erkek milleti mensupları, bu düşünce biçimini içselleştirmeye, içlerindeki “Tootsie”yi harekete geçirmeye muhtaç ve mecburdur, tıpkı filmdeki gibi, işe ilk önce “tootsie” (canım, cicim, çiçek, böcek) edebiyatına posta koymaktan başlayarak.

Şayet tootsie’cilik bir ham hayal, bir imkansız fanteziyse, erkeklikten türeyen cebir ve şiddet canavarını zaptetmek de mi o kadar imkansızdır?

***

Geçtiğimiz haftalarda “Müslüm” filmi, Müslüm Gürses’in hayatından belli parçacıkları yarım yamalak da olsa beyazperdeye aksettirmeyi başardı. Çoğumuzun unuttuğu, bilmezden geldiği veya bilmediği dayak cürmüne de ucundan şöyle bir dokundu.

Müslüm Gürses - Muhterem Nur aşkının buna rağmen hâlâ bir örnek aşk olarak nitelendirilmesi (hatta bu zorbalık ve ardından gelen pişmanlık sarmalının aşkın kuvvetinin kanıtı olarak sunulması) filmin değil, içinde yaşadığımız kahrolası hayatın bir zaafı olsa gerek.

“Müslüm” filminin anımsattığı bir realite var: Muhterem Nur, büyük ölçüde erkek diliyle yaratılan ve adına arabesk denen anlamlar yığınını Müslüm Gürses’ten daha erken, daha çok, daha iyi temsil ediyor.

Yirminci yüzyıl Türkiye’sinin elem, acı ve keder tarihini ciddiyetle araştırıp incelemek, yazıp çizmek veya filme çekmek isteyen biri, önce adım adım Muhterem Nur’un hayat öyküsüne ve Yeşilçam’daki varoluş biçimine eğilirse, sonra bunu Müslüm’le ilişkisine Müslüm Gürses arabeskine bağlarsa çok hayırlı bir iş yapmış olur.

Muhterem Nur “ömrünce ağlayan” kadındı. 1967 yılında, sinemadan elini eteğini çekmeye hazırlandığı, dansöz ve şarkıcı olarak ikinci sınıf gazino sahnelerinde boy gösterdiği dönemde........

© Bianet